1. Müslüman halklar için dua:

  2. GÜNEY ASYA

Güney Asya’daki kadınlar




Harita: 20

Geçen sene çok hızlı yağmur zamanında Nüsret kocasıyla motorsikletle giderken, arka koltuktan düştü. Yara bere içinde kaldı, kafasında da izler kaldı. Hastanelerde uzun günler yatınca, kendi kendine "Herhalde ölecem" diye düşündü. Kızanlarına kim bakacak diye kahırlandı. "Hayatım Allahın elinde" diye düşündü.

Fatma evlenmek istiyor. "Allah zaten daha şimdiden kocamı seçti" diyor, ama en sonunda kocasını seçecek olan ailesidir. Ama her ne kadar Allaha güvenmek isterse de, aynı zamanda içinde büyüdüğü aileyi brakıp da yabancı bir erkeğe gitmekten korkuyor. Geçen sene mektebi brakıp bir dikicilik kursuna katıldı. "Kendi hayatım için kendim düşünmeliyim" diyor. Ama gene de, geleceğine korkuyla bakıyor.

Ayşe'nin kaynanası ve onun bütün cinsi Ayşe'ye baskı yapıyorlar: "Ne zaman artık çocuk doğuracan?" diye sorup duruyorlar. Yedi seneden beri evlidir, dolaşmadığı doktor kalmadı, son parasını harcadı, borca bile girdi ve gene de doğuramadı. Ayşe'nin tek arzusu, kocasına bir kızan doğurmaktır, ama aslında umudunu kesmiştir.

Bu örnekler, Asyalı kadınlarının hayatlarını bir taraftan gösteriyor. Öbür tarafta Pakistan, Hindistan, Sri Lanka ve Filipinlerde son yıllarda kadınlar prezident olarak seçildi. Mahatma Gandi hep kadınların ne kadar önemli olduğu üzerine konuştu ve Hindistan'ın şimdiki prezidenti Kalam da şöyle dedi: "Ancak sağlam ailelerle sağlam bir devlet kurabiliriz". Müslüman kadınlar sık sık kendi haneleri ve cinslerine mahpustur. Onun dışında kimseyi tanımıyor. Ama neden imanlı kadınlar müslüman kadınlara müjdeyi getirmesinler? Kimi imanlılarda müslümanlığa ya da yabanacılara karşı bir korku var. Kimisi de açık baskılardan korkuyor. Sık sık da kendine güvenmemek ya da nasıl başlamak lazım diye bilmemek de kişilere engel oluyor, müjdeyi yaysınlar. Birçok Asyalı kadınlar da umutsuzluğa düşüp, "Zaten ben bir şey değiştiremem ki!" deyip ellerini kaldırıyor. Güney Asyadaki imanlı kadınlar, dualarımıza muhtaçtır. Onlara çok kuraj lazım, hem topluluktaki imanlı kardeşlerinden, hem de eşlerinden. Ancak o zaman kendi etraflarında imansızlara şahitlik yapabilirler.

Yeryüzünün 10% müslüman kadınlardır, ki onların çoğu güney Asya'da yaşıyorlar. İmanlı kadınların onlara konuşup, müjdeyi onlara anlatsınlar - bu gitgide daha önemli bir iş olarak anlaşılsın. Yukarıda anlattığımız Nüsret gibi kadınlar, imanlı kadınlar tarafından sevgi, akadaşlık, dua ve pratik yardım gördüler mi, onlar da değişip imana gelebilirler. İmanlı kadınlar da, müslüman komşularının çektiklerini anlayabilirler. Ayşe, İsa adında gebe kalması için dua etti. Bugün üç kızanın anasıdır ve aynı zamanda İsa Mesih'in sağlam bir öğrencisidir. Rab, müslüman kadınların kahırlarına karşı ilgisiz kalmıyor. Rab, imanlı kadınları hazır etsin, onlara Rabbin sevgisini anlatmaya.

DUA KONULARI:



devlet: Pakistan’da müjdeyi duymamış halklar

yaklaşık 2 milyon kişi – Harita: 24




Pakistan'ın 'kuzey bölgesi' çok balkanlık bir yerdir: onun etrafında Afganistan, Çin'in (Kitayın) Şinkyang sancağı, bir de Kaşmir'in Hindistan tarafı bulunuyor. Dünyanın en yüksek balkanları burada bir araya geliyor: Karakorum, Hindukuş ve Himalaya dağları. Buradaki balkanlar son derece güzeldir ama orada yaşamak kolay değil. Toprak çiftçilik için uygun değil. Her taraf balkanlık, düz yerler yok. Darıcık derelerin içinde bir sürü değişik halk yaşıyor; hiçbiri de henüz müjdeyi duymuş değildir, aralarında bir tane toplantı bile yoktur. Hepsi müslümandırlar, ama farklı farklı öğretişlere bağlanıyorlar. O da sık sık çatışmalara sebep oluyor. Pakistan'ın büyük çoğunluğu Sunni müslümandır; ancak bu 'kuzey bölgesi'nde Şiiler çoğunluktadır. Ama Şiilerin arasında bile bölünmeler var. Onların çoğu "onikiler Şia" denilen grubundandır. Başkaları kendilerine "İsmaili" diyorlar. Onların güdücüsü Fransa'da yaşayan Karim Aga Han adında biridir. O adam, modern düşünceli, herkese açık ve barışı seven biridir. Pakistan'ın 'kuzey bölgesinde' onun öğrencileri ona neredeyse tanrı gibi bakarlar.

Pakistan'ın kuzeyinde yaşayan halklar şunlardır:

Pakistan'ın 'kuzey bölgesi'ndeki halkların çoğu çiftçilik ve hayvancılıktan geçiniyorlar. 1970 yıllarında balkanların içinden geçen geniş bir otoban yaptılar. O da çok turistlerin oraya gelmesine sebep oldu ve yerli halklara iş fırsatı verdi. Ama 2001 senesindeki terorist olaylarından sonra turizm çok azaldı. Yerli halklar, aslında barışı ve misafirleri kabul etmeyi çok severler. Bu terorist olayların yüzünden onlar da zarar görüyorlar.

Orada çalışan Rabbin işçileri, müjdeyi paylaşmak için çok açık kapılar buluyorlar. Hem dünyaya açık olan İsmaililer, hem de daha dindar olan Şiiler ve Sunniler müjdeye karşı merak duyarlar. Hepsi anlıyorlar ki, modern hayata karşı artık kapalı kalmaya devam edemezler. İnsanlar hem İncili ya da başka imanlı kitapları seve seve kabul ederler, hem de imanlıların onlar için dua etmelerini severler.



DUA KONULARI:





halk: Patan ( Pakistan)

20 milyon kişi - Harita: 24




Bütün dünyada hala cinsler sisteminde yaşayan en büyük halk, Patanlardır. Eskiden beri Afganistan ile Pakistan sınırlarında yaşıyorlar. Ama bugünlerde birçok Patan, Pakistan’ın büyük kasabalarına taşındı (Karaçi ve Ketta gibi). Sadece Karaçi kasabasında iki milyon Patan yaşıyor.

Yüz seneden beri Patan halkının arasında müjdeyi yayanlar var, fakat bugüne kadar ayrı bir Patan topluluğu oluşmadı. Kimi topluluklar Paştu, yani Patanların dilinde toplantı yapıyorlar, ama oraya gidenler başka hristiyan halklardandır. Müslümanlıktan gelme çok fazla Patan imanlı yoktur. Sadece tek tek yaşayan bazı imanlılar var. Bir araya gelemeyip ziyaret ediliyorlar. Öbür Hristiyanlar onlara karşı çok şüphe ediyorlar ve korkuları var, çünkü şimdiye kadar çok kişi kendilerini imanlı gibi gösterip büyük zarar açtılar. Ayrıca, müslümanlıkta yakın bir beraberlik yaşanmıyor. O yüzden Patanlar da aynı düşüncede olanlarla birlikte vakıt geçirmeye önem vermiyorlar.

Yabancı imanlılar özellikle doktor olarak çalışmakla Patanlara açık bir kapı buldular. Hastanelerde, eczanelerde (apteka) ve polikliniklerde yerli halkla beraber işlerken kolayca arkadaşlıklar kuruluyor, ruhsal konularda konuşma fırsatları oluyor.

Patanlar, bütün Pakistan korkulan bir halktır. Yaramaz kızanları korkutmak için Pakistanlı analar derler ki, “Seslemedin mi, bir Patan’ı getireceğim!”. Ama öte yanda Patanlar cana yakın ve şakalaşmayı seven bir halktır. Bir kere onların güvenini kazandın mı, hayat boyunca arkadaşlık sürer. Ama Patanlar hristiyanları seve seve evlerine misafir olarak kabul ederseler de, bu demek değil ki, müjdeye karşı açıktırlar. Seslemeyi çok seviyorlar ve müjdeyi ciddi olarak düşünürler. Ama günahlarımızın kesinlikle bağışlandığını söylediğimiz zaman, bunu büyük küfür sayarlar ve bize ‘islamiyetteki hakikattı’ göstermeye kalkırlar.

Patanlar teknolojik gelişmelere ve modern yaşama karşı açıktırlar. Pakistan’ın en büyük komputer uzmanları, cerrahları (hirurgları) ve mühendisleri (injeniyörleri) çoğunlukla Patandır. Öbür tarafta eski, savaşçı yaşam tarzından da vazgeçmek istemiyorlar. Mesela, geçenlerde Peşavar kasasının en modern semtinde (kvartal) okumuş bir ailede misafir kaldım. En büyük oğulunun döşeğinin altında bir tüfek buldum. Herhalde ‘Ne olur, ne olmaz’ diye düşünmüştür.

Pakistan’da Rab için şahitlik yapmak isteyen bir sürü fırsat bulabilir: sağlık personeli olarak, okullarda ders vererek, ya da köy işlerinde uzman olarak. Viza bulmak da o kadar zor değildir. Aslında zor tarafı şu ki, imanlılardan kimse gitmek istemiyor. Patanlara müjdeyi yaymanın en iyi yolu, onlarla arkadaş olmaktır. Bir kere güven oluştu mu, İncil’in haberi kolayca anlatılıyor, hatta kitapçıklar verilebiliyor.



DUA KONULARI:



kasaba: Lahore (Pakistan)

16 milyon kişi kasabada - Harita: 24

Pakistan kızanlarla dolu bir devlettir: Onun nüfusu (naselenie) 170 milyondur, ve onun 50% 15 yaşından küçüktür. Kızanların 23% okula gidiyor. Halkın 97% müslümandır, sadece 3% Hristiyan (= 5 milyon).




Lahore kasabası Hindistan sınırına yakın bulunuyor; orada 7 milyon kişi yaşıyor, Pakistan'ın ikinci büyük kasabasıdır. Orada korkunç farklılıklar var: zenginlerin villaların yanında fukaraların kolibaları. Okuma yazmayı bilmeyen milyonlarca kişinin yanında modern üniversiteler.

Lahore'nin kenar mahllelerinde çok büyük fukaralık ve ziyanlık var. Orada yaşayan insanlara "hane ba doş" lağabını veriyorlar, o da 'evini sırtında taşıyanlar' demektir. O da gerçekten öyledir. Kişiler çok zayıf çadırlarda yaşıyorlar, onlarla yerden yere geziyorlar. Gündüz eşek arabalarıula sokakları gezip daha zengin mahallelerin bokluklarını topluyorlar. Bu hizmet için azıcık bir para alıyorlar, bokluğu karıştırıp bazı şeyleri satıp ayrıca azıck para kazanırlar. Ve bu çöpçülerin hemen hemen hepsi Hristiyandır.

Lahore'de hava hep çok sıcaktır. Yazın 50 derece normald sayılıyor. O sıcak havada çöpler hemen kokmaya ve sayısız sinek toplamaya başlıyorlar. O eşek arabalarından başka evleri olmadıkları için bebekleri de onunla gezdiriyorlar. Boklukçular ellerle arabayı aydamaya, ayaklarla da bebeğin sallacağını oynatırmaya çalışıyorlar. Öylelikle sinekleri bebeklerin suratından uzaklaştırmaya bakıyorlar. Belki bebek öylelikle ağlamayı kesecek.

Kasabanın kenarında ayrıca tuğla fabrikaları bulunuyor. Kasaba gittikçe büyüdüğü için burada hep çok iş var. Buradaki iş düşünülmez kadar ağırdır. O sıcak havada çamura şekil vermek, kurutmak için dizmek ve en sonunda fırında pişirmek aşırı ağır bir iştir.

Son yıllarda başka bir problem de gittikçe büyümeye başladı. Birçok ailede erkek Heroin kullnmaya başladı. Vakıtla işlemekten vazgeçiyor ve bütün aile ziyanlık çekmeye başlıyor. Hem para kazanılmıyor, hem de var olan azıcık para uyuşturucu için kullanılıyor. Bu korkunç problem ne yazık ki, Hristiyan hanelerde bile bulunuyor ve gittikçe daha büyük bir problem oluyor.

Hristiyanlar, Lahore kasabasında halkın en aşağı kişileridir. Değil onlar daha cahil olsunlar, ama kızanlarını okuturmaya paeaları yok. Kimde o kadar parası varsa bile, imanlı olarak ilerleyemiyor, çünkü daha iyi işlerde sadece rüşvet geçiyor, o da, tabii ki, imanlılara yasaktır. Böylelikle daha az para kazanıp kızanlarını yeterince okutamıyorlar. Ve bu lanetli tekerlek hep devam ediyor.

Halk bir tarafta Hristiyanlardan nefret ediyor, öbür taraftan onlara büyük güven var, çünkü müslümanlardan daha dürüsttürler, daha az yalan söylerler.

İmanlılar açık açık müjdeleyemiyorlar, ama kendi hayatlarıyla iyi örnek olup birçok kişilerle İsa'yı paylaşırlar. Müslümanlar için bu çok korkunç bir durum, çünkü İslamiyeti reddedenlere kesin ölüm cezası var. Gene de binlerce kişi imana geliyorlar. Ayrıca büyük bir iş gören, mektuplaşma kursudur.Şu anda 10,000 Pakistanlı o kurslara devam ediyor.



DUA KONULARI:

Lahore – Pakistan’ın kalbi

yaklaşık 6 milyon kişi – Harita: 24




Lahore kasabası Ravi adında bir ırmağın kenarına kurulmuştur ve Pakistan’ın Puncab sancağında bulunuyor. Oranın toprakları, bütün dünyanın en bereketlilerin arasındadır. Bugün orada 6 milyon kişi yaşıyor,ve öylece Pakistan’ın ikinci büyük kasabasıdır. Bütün sancağının köylüleri burada mallarını satıyorlar. Ayrıca, önemli bir ticaret ve bankacılık merkezidir. Bütün devletteki fabrikaların 20% burada bulunuyor. Hindistan sınırıa yakın olduğuna göre, Pakistan ordusu için de çok büyük önem taşıyor.

Lahore çok eski bir kasabadır, öyle ki, onun kuruluşu hakkında birçok masallar ve efsaneler türemiştir. Eski kasabanın kalıntıları 500 sene önce yapılmış bir kalenin içinde bulunuyor. O eski kasabada ‘Asıl Lahorlular’ denilen bir halk yaşıyor. Onların konuşma şivesi bile farklıdır. O ailelerin birçoğu, kendilerini ilk müslüman padişahların torunlarını sayıyorlar. Bu ‘Asıl Lahorlular’ henüz müjdeyi hiç işitmemiştir, onların arasında daha tek bir imanlı yok.

Puncab sancağının insanları hem askerlik, hem de politik bakımından Pakistan’ın en sözü geçen kişilerdir. Yollar, demir yolları ve uçak yolları – hepsi Hindistan ile Pakistan arasındaki trafikte Lahore’de birleşiyorlar.

Aşağı yukarı 100 sene önce ilk imanlı misyonerler Lahore’de Rabbin sözünü yaymaya başladırlar. 1910 yıllarına ‘Duacı’ lağaplı John Hayd adındaki misyoner hayatının uzun yıllarını orada geçirmiş, Lahore ve atraftaki kasabalara müjdeyi ulaştırsın diye. Rab de ona bol bol cevap verdi, halkın en alt sınıfından olan Hinduistlerin arasında çok kişi Rab İsa’ya döndü. Bugünlerde Pakistanlı Mesih toplulukların var olması, bu adamın işine ve Rabbin o zaman verdiği bereketine bağlıdır. Ama çok yazık bir şey şu ki, bugün Pakistan’ın kilisesi çok küçüktür ve çoğunluk olan müslüman halkından çok uzaktır, apayrı bir kültürde yaşıyor.

Lahore’nin ekonomik gücü, romantik havası ve zengin tarihine bakarak birçok Pakistanlı o kasabaya ‘Pakistanın kalbi’ derler. Birçok sebeplerle Lahorelilerin çok büyük saygısı var: çok güzel menzume yazarmışlar, misafir karşılamayı çok severmişler ve bütün devletin en iyi aşçıları imişler. Ama aynı zamanda Lahore büyük katilliklerin yeridir: orada müslümanlar, Hinduisler ve Sihler birbirlerini öldürmüşlerdi (Sihler, Hinduizm ve İslamiyet arasında bir karma dine inanırlar). Bu katillikler o kadar büyümüşler ki, 1947 senesinde Hindistan ile Pakistan’ın arasındaki devlet ayrımına sebep olmuşlar. Bu, tarihin çok korkunç ve karanlık bir sayfası idi ve bugüne kadar politik durumu etkiliyor.

Hinduistlerin yanısıra, Hristiyanlara da müslüman çoğunluk halkının tarafından çok baskı yapılıyor. Çoğu Hristiyanlar ancak çok zor iş bulabilir. Zaten birçok zanaatlarda çalışmaları yasaktır ve başka yollarda da sosyal ve poltik yönden dışlanıyorlar.

Bütün Asyanın geleceği büyük ölçüde Hindistan ile Pakistan’ın arasına bağlıdır. İki devlette de atom bombaları vardr ve ikisinin arasında barış olması en önemlidir. Lahore kasabası bu iki devletin ilişkilerinde en önemli rol oynuyor. Onun için Rabbin sözü özellikle o kasabada yayılsın ve bütün halkının durumunu değiştisin diye dua edelim

DUA KONULARI:



bölge: Azad Kaşmir (Pakistan)

yaklaşık 2 milyon kişi – Harita: 19




Kırk sene önce Pakistan'da kocaman bir baraj (yazovir) yaptılar. Bu Mangla Barajı denilen baraj, Mirpur kasabasına yakındır, o da "Azad Kaşmir" adındaki sancağındadır. Azad sözü serbest demektir. Bu adla Pakistan hükümeti, Hindistan'daki Kaşmir'in de aslında Pakistan'a ait olduğunu, ve hala baskı altında olduğunu, yani henüz serbest olmadığını göstermek istiyor. Bu kocaman barajın yapılması için 280 köy ve kasaba boşaltıldı ve su altında kaldı. Böylelikle 110.000 kişi başka taraflara yerleştirildi. Pakistan hükümeti, o kişileri başka devletlere göç etmek için destek verdi. Hükümetin verdiği paralarla çok Pakistanlı İngiltere'ye uçak bileti aldılar, orada şimdi kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlar. Çoğunlukla tekstil fabrikalarında işliyorlar. Avrupa'ya yerleşmiş olan bu Kaşmirliler, kazandıkları paraları çoğunlukla Pakistan'a geri gönderdiler, çünkü memleketleri ile hala sık bağlantıları var. O paralarla 'Yeni Mirpur' adında yepyeni bir kasaba kuruldu.

İngiltere'ye göç eden Azad Kaşmirlilerin arasında iki genç vardı. Onların hayatı İngiltere'de Rab tarafından hiç beklemedikleri bir biçimde altüst edildi. Babaları Pakistan'da küçük bir dükkanın sahibi idi. Bir gün imanlı bir müşteri o dükkanda yanlışlıkla incilini unuttu, babası da onu eve getirdi. Ailenin bir kızı uzun zamandan beri çok ters huylu ve saldırgan idi. Aslında kendisinden nefret ederdi, ailesine öyle davranıyor diye. Ama kendi kendini değiştirmek için, elinden bir şey gelmezdi. Uzun zamandan beri bu davranışlardan kurtulmak istedi. Ama yeni bir yaşam nereden bulacaktı? Babası o incili eve getirdikten sonra, kız onu açtı. Gözleri de hemen şu ayete takıldı: "Ama ben size diyorum: düşmanlarınızı sevin, size çeki çektirenler için dua edin." (Matta 5:44). Bu ayet, doğrudan onun yüreğini girdi. Bu sözler, kızın asıl istediğini anlattı: huzur ve Allahla barışmayı özlüyordu. İngiltere'ye göç ettikten sonra asıl müjdeyi işitti ve hayatını İsa Mesih'e teslim etti. Gittikçe Rabden kuvvet aldı, İncil'de okuduğu şeyleri hayatında da yaşatsın. Onun kızkardeşi de kısa bir zaman için İsa'yı kabul etti. Bu ailede olduğu gibi, birçok Azad Kaşmirliler gerçek huzur ve barışmayı özlüyorlar. Çoğu müjdeyi hiç duymamışlar ve ahret gününden korkuyorlar. Onlara İsa'nın iyi haberini kim getirecek?



DUA KONULARI:









halk: Gucar (Pakistan)


Harita: 19

Pakistan ve Hindistan'ın ortasında çok yüksek balkanlar, balkanların önünde de orta yükseklikte tepeler bulunuyor. Orada Gucar denilen bir halk yaşıyor. Yüzlerce seneden beri koyun, keçi ve manda sürülerine bakıp çobanlık yapıyorlar, göçebe (yani gezici) bir hayat sürdürüyorlar. Ama eskiden beri kimi Gucarlar hayvanlarını satıp çiftçilik yapmaya karar vermişler. Gene de hayvanlarıyla balkanlara binip bütün yazı oradaki çayırlarda geçirirler. Hayatları zor ve güçlüklerle doludur. Fukaralık ve cahillik yaygındır ve sağlık hizmetlerinden uzaktırlar. Pakistan ile Hindistan arasında 15 seneden beri Keşmir sancağı için bir çatışma devam ediyor. Gucar halkın yaşadığı yerler de askerlerin kontrolundadırlar. Balkanların yüksekliği bile onları korumuyor. O derece geldi ki, artık gezici hayat stilinden vazgeçip yerleşmişler.

Senelerden beri çok fazla hayvan otlatırmışlar, öyle ki, balkanlarda otluklar artık kıttır. O yüzden eskiden beri kullandıkları yollarını kullanamaz oldular. Sürekli bir aylık kazanmak için Gucar halkının bazı cinsleri kasabalara taşınmıştır. Orada hem de fırsatları var, kızanları okutursunlar ve hastanelerde sağlık hizmetlerden faydalansınlar.

Böylelikle, eskiden tek halk olan Gucarlar şu anda iki grupa bölünüyor: çobanlar ve çiftçiler, göçebeler ve yerleşmişler, köylüler ve kasabalılar.

Modern hayata geçerken Gucarların bütün yaşamı büyük değişmelere uğramakta-dır. Ailelerin içinde bile problemler meydana geliyor. Önce güçsüz ve topraksız olan Gucarlar, toprak sahibi olmakla politik güce de sahip olmaya bakıyorlar.

Eskiden beri Gucarlar 'halk islamiyeti'ni kullanırdılar. Ama bugünlerde müslüman agitatorların yüzünden birçokları daha fanatik bir islamiyet yaşamaya başlamışlar. Ama zor durumda kalınca çoğunlukla gene de eskiden beri taptıkları mezarlara ve kutsal yerlere giderler. Nenelerden kalma ilaçları ve hocaların yazdığı muskaları kullanmaya devam ederler.

Gucarların en saydığı hoca Mian Başir adında biridir. O bir sufi tarikatındandı ve babası ile dedesi birlikte Keşmir'de bir türbede (kutsal mezarda) gömülüdür. Gucarların inançlarına göre, bu evliya ya da pir denilen kutsal adamlar Allaha çok yakındırlar ve öldükten sonra yaşayanlar için Allaha yalvarırlar. Demek insanlar o kadar kayıp ve yolunu şaşırmış ki, Allahı çok çok uzak ve yaklaşılmaz bir varlık sanırlar, ona ancak aracılarla yaklaşılabilir diye inanırlar.

Kimi kutsal adamların mezarları için diyorlar ki, orada yapılan duaların hepsi işitilirmiş. Onun için kim sağlığa kavuşmak, zenginlik kazanmak, evlatlar edinmek ya da cinlerden kurtulmak isterse, oraya gidip dua eder. Ne yazık ki, oraya giden kişiler sözde orada serbest edilirken, tam tersi, bunu yapmakla cinlere tutsak olurlar. Ama Gucarların arasında var küçük bir grup insan, bu sözde kutsal adamlara itaat etmek ve onlara kulluk etmek yerine iyi çoban olan İsa Mesih'in getirdiği serbestliğini tatmışlar.

Gucarlar için son 15 sene çok heyecanlı geçti. Dışarıdan çok baskı ve değişiklik gördüler ve böylece gençlerin arasında İsa'nın iyi haberine karşı daha büyük bir açlık yaratıldı. Gucarların birçoğu, hatta belki de çoğu, dedelerinden kalma adetleri ve inançlarına şüphe duymaya başladılar. Dini inançlarını da artık düşünmeden ve sorusuz kabul etmezler. Gerçek ruhsal cevaplar ararlar. Demek şu anda Rab burada müjde için açık bir kapı yaratmıştır - ama bu kapı daha ne kadar açık kalacak belli değil.

DUA KONULARI:



halk: Gucer (Hindistan - Kaşmir)





2 milyon kişi -

Harita: 19

















Hindistan’ın en kuzey tarafında KAŞMİR adında bir bölge (oblast) bulunuyor. Hindistan’ın bütün oblastları çoğunlukla Hinduisttir, bir tek Kaşmir çoğunlukla müslümandır. O da son yıllarda büyük bir iç savaşına sebep oldu. Pakistan ve Hindistan ikisi Kaşmir’i kontrol etmek için savaş yapıyorlar. Bu amaçla Kaşmir’i ikiye böldüler – yarısı Pakistan’ın, yarısı gene Hindistan’ın kontrolun-dadır.

Orada GUCER adında göçebe bir halk var, yani koyun ve keçi sürüleriyle yerden yere göç ediyorlar. Kışın Himalaya dağların eteklerinde yaşıyorlar, yazı gene, daha yüksek balkan çayırlarında geçiriyorlar. Ancak yazın sonunda oradan dönerler. GUCERlerin iki grubu var: yarısı manda yetiştiriyolar, öbür yarısı gene, koyun ve keçi yetiştiriyorlar. En önce Gucerler Hinduist idiler, ama bin sene önce müslümanlığı kabul etmeye başladılar. Gene de bugüne kadar Gucerler’in bir kısmı Hinduist kaldı. Halk için Kuran en büyük otorite değildir, daha fazla PİR denilen kutsal adamlara bağlıdırlar. Bu pirler halkın asıl ruhsal güdücüleridir. Ama onların kuvveti sadece ruhsal değildir, aynı zamanda politikaya da karışıyorlar. En büyük pirlerin sözü çok büyük politik güce sahiptir.

GUCERler bir tarafta koyu müslümandırlar: günde beş defa namaz kılarlar, bütün müslüman bayramlarını tutarlar v.s.. Öbür tarafta başka müslüman halkları onları müslüman olarak kabul etmiyorlar, çünkü GUCERler birçok Hinduist adetlerini de devam ettiriyorlar. Mesela düğünleri ya da cenazeleri Hinduist adetlerine göre yaparlar. Hatta, birçok GUCERin hanelerinde Hinduist putlar bile bulunuyor, onlara her gün dua ederler. Kişilerin başına bir zorluk geldi mi, ağaçlara, taşlara, mezarlara ya da o kutsal PİRlere başvururlar, onlardan yardım beklerler. Tabii ki, bütün bu adetler aslında müslümanlıkta yasaktırlar. GUCERlerin inancına göre, ölülerin mezarların topraklarında şifa ve bereket getiren güçler var.

GUCERler barışı seven, misafir karşılamaktan hoşlanan bir halktır. Onların okumuşluk derecesi çok yüksek değildir. Bütün halkın içinden ancak bir avuç kadar insan üniversiteyi bitirmiştir. Onlar Hindistan^ın büyük kasabalarında yaşıyorlar ve kendi halkından utanıp, GUCER olduklarını inkâr ediyorlar. GUCERlerin büyük çoğunluğu daha çobanlık hayatı sürüyor ve kendi anadilini ne okumazlar ne de yazabilirler. Onlar bildikleri toprakların dışına çıkmaya korkuyorlar ve kasabalara ancak en büyük ihtiyaçlarını karşılamak için iniyolar. Balkanlardaki hayatı ve özgürlüğü severler.

Ama 12 seneden beri süren Kaşmir savaşı, GUCERlerin de hayatlarını değiştirmiştir. O savaşta şimdiye kadar 40.000 kişi öldürüldü. GUCERlerin cahilliği sebep oluyor, devlet tarafından dikkate alınmasınlar ve yardımlar onlara ulaşmasın. Onlara karşı yapılan ayrım (diskriminatsiya) çok büyüktür. Savaşta birçok GUCER de öldürüldü ve gelecek için iyi düşünceleri yoktur.

GUCERlerin arasında henüz tek bir toplantı bile kurulmadı, sadece bir avuç tek yaşıyan imanlılar var, onlar da bir araya gelemiyorlar.



DUA KONULARI:

devlet: HİNDİSTAN'daki müslümanlar

140 milyon kişi – Harita: 17




"Şevik ol! Saklan!" Sundaraya'nın arkadaşı ona fısıldayarak uyarmaya başladı. Arkasına bakıp gördü ki, Sundaraya'nın hısımları deli kızgın olup onu aramaya çıkmışlardı, onu öldürmeye karar vermişlerdi.

Acaba ne oldu? Sık sık olduğu gibi, Rab gene bir Hindistanlı müslümana rüyada göründü. Sundaraya hakikatı aramaya karar vermişti ve en sonunda onu İsa Mesih'te buldu. Geceleyin saklıdan bir radyo programını dinlemişti. Daha sonra hristiyan bir arkadaş ona bir incil hediye etmişti. Yeni bulduğu imanı ve kavuştuğu Allahla ilişikisi, Sundaraya için en kıymetli şeyler idi. Bunun uğruna herşeyi feda etmeye ve bütün baskılara dayanmaya hazırdı. Ama onun hısımları kesinlikle onun müslümanlığı terk etmesine izin vermeyecekler. Onun yeni bulduğu inancına asla izin vermeyecekler

Sundaraya, Hindistan'da yaşayan müslümanlardan biridir. Hindistan derken, hemen Hinduizm aklımıza geliyor, ve gerçekten de halkın 80% Hinduisttir. Ama onun dışında orada 140 milyon müslüman yaşıyor, o da halkın 13% demektir. Hristiyanlar gibi, müslümanlar da Hindistan'da bir azınlıktır. Gene de Hindistan'daki müslümanlar ayrı bir devlet olsa, sadece Pakistan ve İndonezya ondan daha kalabalık olacaklardı. Hindistan bir devletten çok, ayrı bir kontinente benziyor, o kadar büyüktür.

Hindistandaki müslümanlığın tarihi çok uzundur. Bin seneden beri orada müslümanlar var. En başta kimi türk halklar gelip Patna kasabasına yakın bölgeleri ele geçirdiler ve oradaki Hinduist halkı müslüman yaptılar. 1500-1700 yılları arasında Mongollar Hindistan'ı kontrol ederdiler. Mongollar müslüman değildiler, ama gene de devleti idare etmek için müslümanları kullandılar. 1750 yılından sonra İngilizler Hindistan'ı bir koloni olarak kontrol ederdi, ve İngilizlerin altında da müslümanlar önemli yerler alırdı.

1947 yılında Hindistan bölündü: müslüman oblastlar 'Pakistan' devleti oluşturdular ( o daha sonra Pakistan ve Bangladeş olarak gene ikiye bölündü). O zamandan beri Hindistan'daki müslümanların politik gücü giderek azalıyor. Bugün o kadar kalabalık olduğu halde, baskı gören bir azınlıktırlar.

Her gün Hindistan-Pakistan sınırında kavgalar ve çatışmalar oluyor. On seneden beri, BJP adındaki parti, Hindistan'ın en önemli partisi oldu. Onların amacı, Hindistan'ı gene temiz bir Hinduist devleti haline çevirmektir. O amaçla her sene giderek daha fazla ölümler yapılıyor.

Hindistan'daki müslümanların çoğu (60 milyon kişi) Urdu dilini konuşuyor. Öbürler yaşadıkları yerin dillerini konuşuyorlar (Hindistan'da resmi (ofitsialno) 18 tane dil geçiyor, halkın arasında konuşulan diller ise: 1652 tane.

Bu kocaman halk arasında sadece birkaç yüz kişi müslümanlara gidip müjdeyi yaymak için uğraşıyorlar. Ama son yıllarda, birçok kilise ve misyonlar bu konuda uyandı. Hindistanlılar için müslümanlara gidip müjdeyi yaymak daha zordur, aralarındaki engeller çok büyüktür. Hindistanlı imanlılar, müslümanları Rabbin gördüğü gibi, sevgi ile göremiyorlar. Yüzlerce sene müslümanların baskısı altında kaldıklarını bir türlü unutamıyorlar (Bulgarlar ve Türkler gibi). Onun için 'göze göz, dişe diş' onlara daha kolay geliyor.

Ama son yıllarda kimi Hindistanlı misyonlar aralarında yaşayan müslümanlar için dua etmeye başladılar ve müslüman taraflarına misyoner yollamaya başladılar.

DUA KONULARI:





bölge: Cammu ve Kaşmir (Hindistan’da)

yaklaşık 7 milyon müslüman Harita: 19

Hindistan’ın en kuzey tarafında, tam Pakistan ve Çin’in (Kitay) sınırında “Cammu ve Kaşmir” adınadaki sancak bulunuyor. Bu sancak iki ayrı parçadan meydana gelmiştir. Kaşmir denilen yarısı çoğunlukla müslümandır. Müslümanlardan sonra Hinduistler geliyor, ayrıca Sihler, Budistler ve de Hristiyanlar var. 14. yüzyılda Kaşmirin Budist kralı müslümanlığa geçti ve öylelikle bütün devleti müslümanlığa açtı. 500 sene boyunca müslümanlar bu devleti kontrol ettiler (1320 – 1819). Bugünlerde Kaşmir’de aşağı yukarı 7 milyon müslüman yaşıyor. Kaşmir halkı Mongol, Türk ve Afgan kökenlidir, ve o sebeplen Hindistanlılara hiç benzemiyor, farklılığı hemen göze batıyor.

Uzun zamandan beri fanatik müslüman gruplar Kaşmir için uğraşıyorlar. Ya Hindistan’dan ayrı bir müslüman devleti olsun, ya da Pakistan’a katılsın diye istiyorlar. Bu istekler, kanlı bir iç savaşa sebep oldular; 1986 senesinden bugüne kadar devam ediyor. Kaşmir sancağı artık ikiye bölündü: bir parçası Hindistan tarafından kontrol ediliyor, öbür yarası Pakistan’dan. Artık Kaşmir’de normal bir yaşam mümkün değildir. “Kaşmirin Kurtuluşu için Cihad” adındaki hareket bütün dünyada müslümanların gözündedir. Osama bin Laden ve onun ortakları durmadan kendini Kaşmirlilerin kardeşleri ilan ederler. O yüzden Kaşmir savaşı sadece Hindistan’ın içinde bir iç savaştan öte geçmiştir. Pakistan hükümeti Avrupa ve Amerika’nın dostudur ve teroristlere karşı savaşıyor. Ama Pakistan halkının kendisi başka düşünüyor. O yüzden Pakistan’daki teroristler hep Pakistan halkından destek görüyorlar. Her gün insanlar çatışmalarda ya da bombalar tarafından öldürülüyor. Her gün tarafsız kişiler de kaçırılıyor ve Hindistanlı askerler öldürülüyor. 2001 senesinde başkent Şrinagar’da parlamentoya bile bomba attılar.

Güvenlik yüzünden hristiyan organizasyonların çoğu kendi adamlarını Kaşmir’den çektiler. Ama müslümanlıktan gelen birçok imanlı var. Onlar orada kalıp İsa’nın müjdesini yaymaya devam ediyorlar. Onlardan haber almak zordur, çünkü telefon, email ve internet bağlantıların hepsi kesik. Gene de oradaki kardeşlerden haber alıyoruz. Afganistan’daki talibanlar Kaşmir’deki fanatik müslümanlar için örnektir. Artık kadınların büsbütün örtünmelerini istiyorlar, şeriat devlet kanunu olarak kabul edilmesi için uğraşırlar. Kadınlara çok fazla baskı yapılıyor. Ferece takmaya karşı çıkan bazı kadınların kafalarını bile kestiler.

Öyle korkunç bir ortamda, tabii ki, açık olarak müjdeyi yaymak mümkün değildir. Ama insanlarla tek tek konuşmakla, broşür dağıtmakla ve evlerde küçük gruplar halinde soruları olan müslümanları davet etmekle gene de İsa Mesih’in haberi yayılıyor. İşin güzel tarafı da şu ki, bütün baskılara karşı giderek daha fazla müslüman İsa’ya geliyor, hem de özellikle en çok hocalar. Bu, şükür etmemiz için sebeptir.

DUA KONULARI:

bölge: Racastan (Hindistan)

yaklaşık 6 milyon müslüman – Harita: 17




Develer, kafalarında sarık taşıyan erkekler, renkli rubalar giyiyen kadınlar, kocaman kaleler, çöller, dimdik balkanlar, zengin saraylar... bütün bunlar Hindistan’ın Racastan sancağında bulunuyor. Racastan sözü, ‘Kralın yeri’ demektir. Bu sancak Hindistan’ın en batısında, Pakistan sınırında bulunuyor. 1949 Hindistan İngilizlerden kurtulup, ayrı bir devlet oldu. O vakıt Racastan sancağını, 14 küçük beyliklerden bir araya getirmişlerdi. Racastan, Hindistan’ın ikinci büyük sancağıdır ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahiptir. Racastan’ın başkenti Caypur’dur, onun lağabı da ‘pembe kasaba’dır.

Müslümanlık 12. yüzyılında Hindistan’ın bu bölgesine getirildi. Kısa bir yaman içinde birçok Hinduist müslümanlığı kabul etmeye başladılar. Böylelikle müslümnalık bütün Racastan'a yayıldı. Halkın çoğu gene de Hinduist kaldı. Bugünlerde Racastan'ın nüfusu 40 milyondur ve bunların ancak 6 milyonu müslümandır.

Racastan'ın havası çok kurudur. Müslümanların çoğu ticaretle uğraşıyorlar, kuyumculuk yaparlar ya da köy işleriyle uğraşıyorlar. Çoğunlukla Sunni müslüman ve çok koyu ve dindardırlar. Aslında islamiyette olmayan sınıf farklılıkları, bütün güney Asya'da olduğu gibiü Racastan'daki öüslümanlar için de önemlidir. Bütün Hündüstan'da 'kast' denilen bir sınıf ayrımı var. Sen hangi sınıfın içinde doğarsan, o sınıftan hayat boyunca çıkamazsın, senin sınıfından olmayan kadınla evlenemezsin. Müslümanlar bile bu sisteme uyarlar. En alçak kişiler olarak 'kastsız', yani kast sisteminin dışında olan kişiler kabul ediliyor. Üst sınıftaki müslümanlar, alt sınıftan olan müslümanlarla kesinilikle evlenmeyip, onlara neredeyse 'kastsız' gözüyle bakarlar. Bu konuda müslüman ve hinduist düşünceler karıştı.

Müslümanlar Racastan'da bir azınlık olduğu halde, bütün Hindistan'ın en kutsal sayılan ziyaret yeri buradadır: Aymer kasabası. 12. yüzyılının sonunda Muhammed Ghori bu ülkeyi ele geçirdi. 1190 senesinde Hazreti Moynuddin Çisti burada bir görüm görüp bütün Hindistan'da islamiyeti yayma buyruğunu aldı. Allahın insanları kast sistemine bakmadan sevdiğini yaydı. O yüzden ona 'fukaraların koruyucusu' denilir. Onun ölümünden sonra onun mezarı bütün Hindistanlılar için önemli bir ziyaret yeri oldu. Artık ona evliya, yani bir müslüman kutsal adam, derler. Her sene milyonlarca kişi onun mezarını ziyaret ederler, orada duaları işitilecek diye inanırlar. Hindistan'daki müslümanların anlayışına göre, Moynuddin Çisti'nin mezarını yedi defa zıyaret eden kişi, 'hacı' adını taşıyabilir, yani Mekke'ye yapılan hac yerine getirmiş sayılır.

Racastan'da aşağı yukarı 50.000 Hristiyan var. Çoğunlukla hinduist olan halk Hristiyanlara baskı yapıyor, topluluklar gene de gitgide büyüyorlar. Rabbin işçileri çoğunlukla yabancı misyonerler değil, ama Hindistan'ın başka tarafından gelen imanlılardır.



DUA KONULARI:



bölge: Karnataka (Hindistan)

yaklaşık 3 miyon kişi – Harita: 17




Hindistan’ın sancakları kocamandır, sanki birer devlet kadar kalabalıktır. Hindistan’ın güneybatısında Karnataka bulunuyor. 192.000 km2 kadar büyüktür (Bulgaristan’ın iki katı, Türkiye’nin bir çeyreği). Sancağın başkenti Bangalore’dir; Hindistan’ın dördüncü büyük kasabasıdır ve sancak halkının 10% burada yaşıyor. Ruhsal durumuna bakarsak, Karnataka en muhtaç durumdadır. Halkın en çoğu Hinduisttir, ikinci yerde de müslümanlar geliyor. Onlar Dekkani halkındandır ve Pakistan’da konuşulan Urdu dilini konuşuyor.

Bangalore’de yaşayan müslüman halkının sosyal durumu karışıktır, her türlü insan var: en fukara ailelerden, en zengin soylu kişilere kadar. Uğraştıkları sanatlar da çok değişiktir: bütün dünyada iş yapan kocaman firmaların iş adamları da var, birkaç kuruş için günde oniki saat ev yapımında işleyen işçiler de var. Dikkatimizi çeken bir şey şu ki, Karnataka’da hemen hemen bütün ticaret müslümanların elindedir.

Birçok müslüman Hristiyanlarla yanyana işlerler ya da okurlar. Birçok müslüman evlatlarını hristiyan mekteplerine gönderirler, orada Kutsal Kitap’tan da dersler veriliyor. Orada kimi kere imanlı öğretmenler okul yılının sonunda öğrencilerine birer İncil hediye ederler. Ama tezlerde müslüman mahallelerinde bir araştırma yapıldı ve anlaşıldı ki, sorulan kişilerin hemen hemen hiç kimse İsa’nın iyi haberini işitmemişti. Son olarak onlara soruldu ki, ”İsa hakkında bir şey biliyor musunuz?”. Çoğu hiç bir şey bilmezdiler. Az bir şey bilenler de İsa’nın ‘iyi bir insan’, ya da ‘peygamber’ olduğunu söylediler, ‘insanlara yardım edip ders verdiği’ni hatırladılar. Adamın biri demiş ki, “İsa mı? Onun hakkında bir şey bilmiyorum; sadece bir kere onu televizyonda gördüm.”

Başka bir araştırmanın konusu, islamiyetin Bangalore’deki müslümanların hayatında ne rol oynadığı idi. Sonuç: 10%’den az kendilerini ‘çok dindar’ sayarlar. Bu da demek, Kuran’ı iyi bilmek, günde beş defa namaz kılıp, islamiyetin bütün şartlarını yerine getirmek. Sorulanların yarısından fazla kendilerini ‘liberal’ sayarlar, ne Ramazan ayında oruç tutarlar, ne de namaz kılarlar.

Bangalore’de çok sayıda kiliseler var. 200’den fazla misyon organizasyonları burada işliyorlar. Bütün bunlara karşı, buradaki müslümanlar henüz ‘müjdeyi işitmemiiş’ kategorisine girerler. Rab için işleyenlerin arasında ancak çok az kişi müslümanlar için uğraşırlar. Bütün müslüman mahallelerine müjdeyi getirmek için yeterince işçi yoktur. Zaten hristiyanların çoğu müslüman komşularına kendi imanları hakkında konuşmaktan korkuyorlar. Hindistan kanunlarına göre kendi dinini yaymak serbesttir. O bakımdan müslümanlara müjdeyi yaymaya hiç bir engel yoktur.

DUA KONULARI:

halk: Saharanpur (Hindistan)

yaklaşık 1 milyon kişi – Harita: 17




Samir büyük ustalıkla kalabalık sokaklardaki trafiğe dalıp çıkıyor. Öküz arabaları, motosikletler ve rikşa denilen bisiklet taksilerinin arasından geçiyor. Kimileri taze süt, kimileri de işlemeli tahtalarla doludur. Birdenbire sola dönüp iki metre kadar bile geniş olmayan darıcık bir sokağa giriyor. Sanki komputer tarafından güdülmüş, iki kara çarşaflı kadının ortasından geçiyor – kadınlar tabii ki, kendileri hemen hemen hiç bir şey göremiyor. Nasıl oluıyor da, yolun sağında ve solunda bulunan gölcüklere düşmüyor? Sadece burada doğup büyümüş olan bir kişi böyle hareket edebilir.

İş yerinde çekiçle keserin sesleri duyuluyor. Birkaç erkek önlerinde duran tahtalara karışık motifler çiziyor. Saharanpur kasabasında sadece müslümanlar oturuyor ve bu mallar başka devletlere satılıyor; öyle devletler ki, Samir hayatta fırsatı olmayacak onları gezsin.

Samir on yaşındadır ve dördüncü sınıfa gidiyor. Şu anda mektepten dönüyor ve babasına ve iki agasına saygıyla selam veriyor. Onlar da yerde oturup iş yapıyorlar. Samir’in babası hayat boyunca mektebe gitmemiştir; Samirin ağabeyleri de artık gitmiyorlar, çünkü parasızlık yüzünden işlemek ve ailesine para kazandırmak zorundalar. Ama Samir daha fazla okumaya umut ediyor. Öbürler şimdi onun için işliyorlar, yeter ki, o mektep bitirsin, günün birinde bütün aileye daha iyi bir geleceği sağlayabilsin. Ama şu anda daha o kadar uzaklara düşünmüyor. Şİmdi acele edip medreseye gitmek için gerekli olan şeyleri toplamalı. Orada Kuran mualliminin önünde Kuran ayetleri Arapça olarak ezbere okuyacak, halbuki Arapça dilini bilmiyor.

Saharanpur bir milyonluk bir kasabadır ve Hindistan’ın en kalabalık olan Uttar Pradeş sancağında bulunuyor (170 milyon kişi). Başkent Delhi’den 140 km uzaktır. O kasabada neredeyse halkın yarısı müslümandır ve ağaç işlemeleriyle ün kazanmıştır. Geniş bir sokak kasabayı bölüyor: sokağın bir tarafında müslümanlar yaşıyor, öbür tarafında Hinduistler. Ama Saharanpur büyük bir ticaret merkezidir, onun için dinlerin arasında fazla kavga olmuyor. Herkes anladı ki, çatışmalar olursa, bu biznis için iyi değildir. Her sene milyonlarca dolar değerinde olan mallar bu darıcık ve karanlık sokaklardan bütün dünyaya satılıyor.

Saharanpur kasabasının adı, bir sufi kutsal adamın adından alınmıştır. Saharun Çisti adında bir adam yüzlerce sene önce burada yaşamış, çok basit ve sade bir yaşam sürmüş, kendini islamiyeti yaymak işine adamış. Müslümanlık burada çok kökleşmiştir, Saharanpur’da bugün 500 tane cami bulunuyor. Müslümanların çoğu Sunnidir, ama aynı zamanda ‘halk müslümanlığına’ bağlıdırlar. ‘Pir’ denilen adamlar tapılıyor. Halk onlara sonsuz saygı gösterip, onları bilgin ve kutsal sayıyor. Özellikle hastalık, kısırlık ve parasızlık durumlarında insanlar bu pirlere başvuruyor.

Bugüne kadar kasabanın müslüman yarısında hiç bir Mesih topluluğu yoktur, Hinduist yarasında vardır. İmanlıların arasında çok kişi bulunmuyor, onlarda müslüman komşularına müjdeyi getirme isteği olsun. Hinduist bir kişiye müjdeyi anlatmak başka, müslüman birisine anlatmak başka. Ama son zamanlarda birkaç imanlı başladı, Saharanpur kasabasının müslüman mahallelerinde de İsa’ya şahitlik yapsınlar.



DUA KONULARI:



kasaba: Meerut (Hindistan)




Harita: 17

Birkaç sene önce Meerut kasabasında beş müslüman erkek yerli bir imanlıya yaklaşıp "Vaftiz olmak istiyoruz" dediler. En sonunda beş kişiden üçü gerçekten vaftiz olmaya geldi; öbür ikisi son anda korkudan vazgeçtiler. Bununla yetinmeyip, vaftiz olanları polise bildirdiler. Bunun arkasından gazeteler ve televizyonlarda yaydılar ki, Meerut kasabasında müslümanları hristiyan yapmaya çalışan bir adam varmış. Bu kardeş bugüne kadar Meerut kasabasındaki 400.000 müslüman arasında Rab için çalışan Rabbin tek işçisidir.

Anlattığımız bu olay, Meerut kasabasının ruhsal havası için güzel bir örnektir. Kasabanın adı zaten asıl anlamda "Cinlerin kasabası" demektir. Meerut'un tarihi çatışmalarla doludur - sanki çekişme için yaratılmış bir yerdir. 1857 senesinde bu kasaba bütün dünyada ün saldı: o zamanlarda Hindistan'ı kontrol edenler İngilizler idi, ve Hindistanlılar bu kasabada onlara karşı ayaklanmaya başladılar. 1987 senesinde gene bütün haberlerde yayıldı: hinduistler ve müslümanların arasındaki korkunç çatışmalar gene bu kasabada başladı.

Meerut kasabası, 'Uttar Pradeş' sancağında bulunuyor, o da Hindistan'ın en kalabalık sancaktır. Kasabada yaklaşık 1,5 milyon insan yaşıyor, bunların bir çeyreği de müslümandır. Çoğu ancak birkaç kilometrekare (kvadraten kilometer) üzerinde darıcık bir mahallede yaşıyorlar. Çoğu fukaradırlar ve halk islamiyetine, yani birçok müslüman olmayan adetlerle karışık bir müslüman inanç sistemine inanırlar. Kasabadaki Müslümanlar, birkaç müjdeyi duymamış halklardan geliyor; en büyükleri de Ansari ve Şaih halklarıdır.

Kasabadaki düşmanlık ruhuna karşı Rab işlemektedir. Yukarıda anlattığımız imanlı bize anlattı ki, Meerut kasabasında birçok müslüman İsa'yı rüyalarında görmüşler. Başkaları da İsa adında dua ettikten sonra duaları işitildi, ya da başkalarının şahitliğini işitip imana geldiler. Bu kasabada en çok gereken yerli imanlılardır: onlar lazım müslümanlarla arkadaş olsunlar, onların dertleri için dua etsinler, onların İsa hakkındaki rüyalarını açıklasınlar ve onlara İsa'nın iyi haberini açıklasınlar. Müslümanlar en kolay böyle yerli imanlılara güvenip yüreklerini açabilirler. Ama aynı zamanda bu imanlıların başına büyük belalar da gelebilir, madem Mesih imanlıları olduklarını açıklarlar.

İmanlıların biri bize nasıl imana geldiğini anlattı: İsa ona rüyasında göründü, İsa'nın yüzü kan doluydu, sırtında da haçı vardı. Ona demiş ki, "Bak, bütün bunları senin için çektim". Bunun arkasında daha iki defa aynı rüyayı görmüş, en sonunda İsa'yı kabul etmiş. Anası ve babasına bunu anlatınca, babası bir tüfek alıp ona ateş etmiş. Kardeşimiz hemen yere çömmüş, kurşun onu sadece omuzunda yaralamış. Ondan sonra kaçmak zorunda kalmış. Bir pastor onu evinde sakladı. İncil okulunu bitirdikten sonra bütün kuzey Hindistan'ı gezmeye başladı. Bugün müslümanlıktan gelen imanlılara dersler veriyor, nasıl en iyi müslümanlarla İsa hakkında konuşsunlar.



DUA KONULARI:

bölge: Orissa sancağındaki müslümanlar

yaklaşık 1,2 milyon kişi – Harita: 17




Hindistan, dünyanın ikinci en kalabalık devletidir. Orada yüzlerce halk ve dil bir arada bulunuyor. Devlet, 28 ayrı sancaktan meydana geliyor, her biri de bir devlet kadar büyüktür, hem de politika olarak bazı serbestlikleri var. Orissa sancağı da Hindistan’ın doğu kıyısında bulunan bir sancaktır. Büyüklüğü 155.000 km2 (kvadraten kilometer); yani Bulgaristan’ın 1,5 katı, Türkiye’nin 20%. Her sene orada korkunç fırtınalar oluyor.

Eski zamanlarda Orissa Hindistan’ın bir sancağı değildi, kendi başına bir devlet idi ve Kalinga adını taşırdı. Orasının halkı savaşçı bir halk idi ve İndonezya’ya kadar ticaret yapardı. Daha yüzlerce sene önce müslüman ordular komşu sancaklarını ele geçirmişlerdi, ama Kalinga halkının savaşçı insanları, müslüman ordularına karşı koyabildi ve devletlerini kaybetmediler. Ancak çok geç olarak 1588 senesinde Afganistanlı general Süleyman Karani, Orissa’yı ele geçebildi. Sonra Mongollar, daha da sonra İngilizler Orissa’nın efendileri oldu.

Orissa hemen hemen 200 sene müslüman padişahların altında kaldığı halde, islamiyet hiçbir zaman yayılmadı. Bugüne kadar halkın 90% Hinduisttir, 3% müslüman ve 2% Hristiyandır (ama kasabadan kasabaya büyük farklılıklar var).

Müslümanların çoğu şu yerlerde bulunuyor: Balasore, Kusak, Jagasinhapur, Puri ve Rurkela. Çoğu fukara işçi ve çiftçidir; Orissa halkının çoğundan daha az eğitim görmüş ve daha az gelişmiş durumdalar. Fanatik Hinduistler, hem hristiyanlara, hem de müslümanlara baskı yapıyorlar. Mesela, 1999 senesinde Avustralyalı bir misyoner olan Grehem Steynz iki oğlu ile birlikte geceleyin fanatik bir Hinduist tarafından öldürüldü. Aynı adam, müslüman bir tücarı da öldürmüştü. Birçok müslüman gene, gördükleri baskı yüzünden, kendileri fanatik gruplara katılmaya başladı. Mesela, Badrak kasabasında bir müslüman sarhoş iken, karısını boşadı (tabii ki, islamiyete göre içki yasaktır). Ayılınca yaptığından pişman oldu ve nikahın geçerli sayılmasını istedi. Kasabanın mahkemesi gene, boşamanın geri alınamayacağı, nikahın da bozulduğunu söyledi. Bunun üzerine kasabada birçok müslüman sokağa dökülüp mahkemenin kararına karşı protesto yaptılar.

Asya’nın her yerinde olduğu gibi, ‘halk islamiyeti’ çok büyük rol oynuyor. Kutak kasabasında ‘Kadem al Resul’ adında bir türbe var. Orada sözde Muhammed’in bir ayak izi bulunurmuş. İşin ilginç tarafı, o türbede hem müslümanlar, hem de Hinduistler tapınıyorlar. Öbür yandan müslümanlar da kimi yerlerde, Hinduist törenlere katılıyorlar. 1998 senesinde Orissa’nın kasabalarının yarısında Rabbin işçileri yoktu. Bugüne kadar bu çok değişmemiştir.



DUA KONULARI:









halk: MALAYLAR

toplam: 24 milyon kişi – Harita: 20



Beni sormayanlara göründüm, Aramayanlar beni buldu.

Adımla anılmayan bir ulusa, 'Buradayım, buradayım' dedim.

(Yeşaya 65:1)

Malay halkı Asya'da çok önemli yer alan bir halktır. Birkaç devlette dağınık olarak 24 milyon Malay yaşıyor:

Bruney: 0,2 milyon

Malezya: 11 milyon

Endonezya: 10 milyon

Tayland: 2,5 milyon

Singapur: 0,5 milyon

Bugün özellikle Bruney'de yaşayan Malaylar için dua edelim.

Bruney, Malezya'nın içinde bulunan bir 'cüce devletidir' (350.000 kişi - 5800 km2: Oblast Plovdiv kadar büyük).

Bruney Kalimantan adasında bulunuyor (eski adı: Borneo). O ada Bulgaristan'dan 6 kat byüktür ve onun büyük parçası Endonezya'ya bağlıdır, küçük parçası gene Malezya'ya.

Bruney'in tam adı: Bruney Dar-üs-selam; onun türkçesi: 'selamet yeri': Bruney dünyanın en zegin devletidir. Oradaki petrol ve gaz kaynakları ona düşünülmez bir zenginlik getirdi. Aynı zamanda, bütün devlet olarak yüzde yüz kendini islamiyeti vermiştir. Onun için, küçük olduğu halde, başka devletlere büyük etki yapıyor.

Bruney'in başkenti: Bender Seri Begavan (100.000 kişi). Orada gezerken göze batan, çok renkli giyinmiş olan kadınlardır. Yani, her ne kadar müslümansa da, arap devletleri kadar fanatik değildir.

Bruney'de 20% Çin (Kitaylı) ve çeşitli yerli oymaklar (pleme) yaşıyor. Ama onlar hor görülen bir azınlıktır. Her konuda müslümanlık üstün geliyor.

Bruney bir demokrasi değildir, onun başında bir Sultan bulunuyor. O da tam bir diktatör gibi hüküm sürüyor. Bütün görevleri kendi elinde tutuyor: başbakan (minister predsedatel), iç işleri bakanı (ministır na vıtreşni raboti)ö ordunun en büyük generali ve polis şefi - hepsi kendisidir. Aynı zamanda islamiyetin önderi ve koruyucusudur.

Sultan, Bruney'deki halkın ilerlemesi için uğraşıyor. Ama her konuda Malay halkını daha ön plana koyuyor (Çinlilere karşı ayrım var). Memurluk görevleri, öğretmenlikte ya da hastanelerde Malaylara ön veriliyor. Bütün okul ve sağlık sistemi bedavadır.

Bruney devleti bir "müslüman krallığıdır" ve onun ideolojisi her yerde görülüyor. O düşünceye göre, Malay halkı dil, din ve krallık konusunda bir bütündürler ve bölünmezdirler, yani Malay dilini konuşmayan (Çinliler), ya da müslüman olmayan (Hristiyanlar) aslında kabul olmuyor.

Sultan'a yakın olan kişilerden öğrenildi ki, kendisi için din gittikçe daha öenmli bir rol oynamaya başlarmış. Besbelli ki, Allahı arıyor, ama tabii ki, müslümanlık çerçevesinin içinde. İki defa hacılığa gitmiş ve Mekke'de kendi parasından, Malay hacılar için bir konaklama yeri yapmış.

Malaylar için halk ve din aynıdır: Malay olmak, müslüman olmak demektir. İslamiyeti brakıp, başka dine girmek, kanunca yasaktır. On sene önce, Hristiyan kitapları başka devletlerden getirmek yasaklandı. Paskalya ve Noel (Koleda) kutlamaları da yasak edildi. Bruney'deki Malaylar, öbür Malaylardan daha sık hacılığa giderler, çok süslü olan camilerle övünürler.

Halkın 8% Hristiyandır, ama çoğunda diri iman yoktur, sadece adça Hristiyandırlar. Malayların arasında henüz bir avuçtan fazla imanlı yoktur.



DUA KONULARI:



halk: Malezya’daki Malay halkı

13 milyon kişi – Harita: 20





Malay halkı bütün Asya’da en büyük ve henüz yüreğini İsa’ya açmayan halklarından biridir. Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’dur. Bu kocaman kasaba dünyanın ileri gelen kasabalarından sayılıyor, ve bu 13 milyon Malay’a İncili getirmek isteyen mutlaka bu kasabadan başlamalı. Bu kasaba ilk önce kalay metalını arayanlar tarafından Klang ve Gombak adlı iki ırmağın birleştiği yerde kuruldu. Bu kadar önemsiz bir başlangıçtan sonra, Kuala Lumpur bugün Güney Asya’nın en işlek ve önemli kasabaarındandır. Aynı zamanda Malezya’nın başkenti ve en büyük kasabasıdır.

Dünyanın ikinci yüksek binası burada bulunuyor: 452m yükseklikle Petronas ikiz kuleleri. Asya’nın en yüksek televizyon kuleleri ve dünyanın en yüksek bayrak direği de buradadır. Şu anda “Multimedya Süper Koridor” adında bir bina yapılıyor. Dünyanın en hızlı bilgisayar ve haberleşme teknoloji merkezi olacaktır. Böyle projeler, devletin ekonomi konusunda ne kadar hırslı olduğunu, kendilerine ne kadar güvendiğini gösteriyor. Kendi devletiyle gurur duygusu ve yabancı firmaların paralarıyla Malezya korkunç bir hızla gelişiyor. Her sene binlerce yeni üniversite öğrencileri büyük kasabalara, özellikle Kuala Lumpur’a akıyor. Her sene mantar gibi türeyen yeni üniversitelerde okumak istiyorlar. Üniversiteyi bitirmek, iyi bir hayatın garantisidir. Başarılı bir öğrenci sade kendisi için değil, ailesi ve bütün cinsi için açık kapılar ve büyük saygınlık kazandırıyor.

Öğrenci hayatı gençler için birçok zorluk getiriyor. Çoğu öğrenci köy ya da küçük kasabalardan geldikleri için kocaman Kuala Lumpur’da kendini kaybolmuş hissediyorlar. Sefte ailelerinden uzak, cinsin kontrolundan ıraktırlar. Bu yeni kazandıkları serbestliği nasıl kullansınlar? Acaba öyle durumlarda ailelerinden öğrendikleri iman ne kadar kuvvetlidir? Onlara bu yeni durumda yol gösterebilir mi?

Malay dilinde çok kullanılan bir laf var: “balik kampung”, o da “köyüne dinmek” demektir. Bu düşünce Malay halkının hayatında önemli bir yer alıyor. Aile hayatının onlar için ne kadar önemli olduğu bu sözden anlaşılıyor. Gittikçe daha fazla insan, işlemek ya da okumak için köyden kasabalara taşınıyorlar. Fakat hafta sonu ya da bayram günlerinde herkes mutlaka köyüne, memleketine dönüyor. Köy hayatında sanki eski değerler korunuyor: insanın hanesi ve cinsi en yüksek yer alıyor. Genç bir Malay bunu şöyle dile getirdi: “Köyde insan lazım olan herşeyi buluyor”. Kasabada yaşayanlarda öyle bir korku var ki, insan kalkındıkça ve ilerledikçe bu köydeki beraberlik duygusu yok olacak.

Büyük bir bayram ya da kutlama yaklaşınca (mesela Şeker Bayramında), Kuala Lumpur’un bütün çıkış yolları trafikten tıkanıyor: herkes bir an önce köyüne ulaşmak istiyor, bayramı cinsiyle birlike kutlasın diye. Bu örnek gösteriyor, müslümanlık Malayların hayatında daha ne kadar büyük bir rol oynuyor. Hayatının önemli olayları hepsi aile ve cins bağlantılarına dayanıyor. Peki, İsa’nın bir öğrencisi öyle bir toplumda nasıl yerini bulsun? Topluluklara ders verenler bu beraberliğin ne kadar önemli olduğunu hesaba katmalı.

DUA KONULARI:





bölge: Aseh (Endonezya)

100.000 kişi – Harita: 20, 21




Endonezya’nın ikinci büyük adası Sumatra’dır. O adanın en kuzey ucunda Aseh sancağı bulunuyor. Bir sene geçmedi, bütün dünyanın dikkatini çekmişti. Bu adanın önünde, denizin dibinde kocaman bir zelzele olmuştu, o da ‘tsunami’ denilen korkunç bir dalgaya sebep oldu Asya’nın birkaç devletinde en azında 300.000 kişi ölmüştü. Aseh sancağı çok fanatik müslüman bir yerdir, ve yabancıların oraya girmesi yasaktı. Ama bu tsunaminin arkasından bazı Hristiyan yardım organizasyonlarına o bölgede çalışmaya izin verildi

Sumatra adası yedi sancağa bölünüyor, Aseh de bunların birisidir. 55.000 km2 kadar büyüktür – demek, Bulgaristanın yarısı ve 4 milyon kişi orada yaşıyor. Aseh halkı farklıdır: ev ve çiftlik için sorumlu olanlar kadınlardır. Kızanlara terbiye vermek konusunda sade onlar karar veriyor. Ailenin toprağını ve evini onlar miras alıyor, erkekler parayı ya da dükkanı alırlar. Bütün kızanlar, en küçükleri bile, ev işlerinde yardım etmek zorundalar.

1959 senesinde beri Aseh sancağının özel bir durumu var: Endonezya’nın öbür adalar ve sancaklardan daha büyük bir serbestliği var, devlet hükümetine o kadar bağlı değildir. Bunun sebebi de Aseh’in tarihidir: yüzlerce seneden beri bu sancak hükümetiyle savaş etmiştir, önce yabancı devletleri, sonra Endonezya hükümetine karşı. Tezlerde Jakarta’daki hükümet yeniden Aseh’i askerlikle idare etmeye başladı, oradaki serbestlik hareketi basmaya çalışıyor. Bugüne kadar bu iç savaşı içinde onbinlerce kişi öldü, yüzbinlerce evlerini kaybetti.

İslamiyet daha 8. yüzyılda Aseh’e geldi, Aseh’ten de bütün güneydoğu Asya’ya yayıldı. Birçok müslüman yerlerde olduğu gibi, burada da Hristiyanlara yüzyıllardan beri baskı yapılıyor.

Birkaç sene önce Aseh’te şeriatı (müslüman kanunlarını) koydular; Endonezya’nın başka hiç bir yerinde yoktur. Zaten uzun zamandan beri bu sancağa “Mekke’nin avlusu” derler, çünkü Muhammed’in memleketi olan Mekke kasabası gibi, müslümanlık o kadar sıkı tutuluyor. Eskiden Endonezya’dan hacılığa gemi ile gidilirdi (bugün, tabii ki, uçakla gidiliyor). Arabistan’a varmadan önce son olarak Banda Aseh kasabasına uğrardılar. Böylece Aseh, hacılığın ‘kapısı’ durumuna geldi.

Nasıl Afganistan eskiden fanatik müslümanlar için bir merkez olmuştu, aynı onun gibi, Aseh de sadece koyu müslüman bir sancak değildi. Orada, Afganistan’daki talibanlar gibi, gizli lagerlerde müslüman teroristler yetiştirilirdi. Aseh fanatik müslümanların ruhunu coşturan bir yer idi. Buradan ruhsal kuvvet alıp, Endonezya’nın başka adalarında Hristiyanlara karşı cihad ilan edip, bütün köyler öldürüp ‘temizlerdiler’.

Aseh sancağı ekonomik bakımından da çok önemlidir. Toprağın altında minerallar ve metallar bulunuyor, en önemlisi de petrol. Ormanlarında pahalı ağaçlar büyüyor. Bütün bunlar çok büyük para kaynaklarıdır; ama bütün para devlet hükümetinin ceplerine giriyor.

Aseh de sekiz ayrı halk yaşıyor; onların arasında Asehler en büyükleridir (3,5 milyon kişi). Bu kocaman halktan sadece 50 kişi İsa’ya iman etmiştir, onlar da Aseh’te değil, başka sancaklarda yaşıyor. Dört halk arasında hiç bir imanlı bulunmuyor, öbürlerinde 20’den azdır. İncil Aseh diline tercüme edilmiştir, bütün Kutsal Kitap sadece devlet dili olan Bahas İndonesia dilinde var.

DUA KONULARI:

bölge: Riau (Endonezya)

4 milyon kişi - 2 milyon Malay - Harita: 20, 21




İndonezya binlerce adalardan oluşuyor. Bunların en büyüklerinden biri Sumatra'dır. O adada Riau adında bir bölge var. Riau bütün Endonezya'nın en zengin yeridir, çünkü her yerde çok fazla petrol bulunuyor, hem de toprağın hemen altında. Halk gene de ondan faydalanmıyor, çünkü kazanılan bütün paralar başkent Jakarta'ya gidiyor.

İndonezya'da konuşulan dilin adı Bahasa'dır. Riau'da yaşayanlar aslında Malay halkındandır (20. gün için bakınız). Riau'daki Malayların çoğu küçük köylerde yaşıyorlar.

Riau'daki Malaylar hemen hemen 100% müslümandır, ve müjdeyi henüz duymamışlar. Bütün halkın içinde sadece 50 kişi imanlı var, onlar da bir topluluk olarak toplanmıyorlar. Bu bölgede başka halklar da yaşyor: Batak halkı , Çinli (Kitaylı) Javalılar ve daha biçok ufak halklar. Onların arasında imanlı var. Onlar da yavaş yavaş anlamaya başlıyorlar ki, komşuları olan Malaylar müjdeye muhtaçtırlar. Ama onlara müjdeyi getirmek için en uygun yol hangisidir? (Başka müjdeyi duymamış bir müslüman halkı Minang Kabau halkıdır.)

Riau bölgesinin en büyük kasabası Pekanbaru'dur (600.000 kişi). Sokakta gezerken, en çok ofis ve dini binalar göze batıyor. 664 dini binadan 633 cami ve mescittir, 26 kilise ve 5 budist tapınak. Her geçen gün yeni camiler kuruluyor ama yeni kiliselere izin verilmiyor. Bu aslında Endonezya'nın anayasasına (konstitutsiya) karşıdır, öünkü orada bütün dinlere aynı olarak davranılıyor.

İmanlıların arasında yavaş yavaş henüz kurtulmamış olanlar için bir uyanış oluyor; onlara müjdeyi getirmek için uğraşmalar başlıyor. Şu anda sefte olarak bir toplantı yapılmaya düşünülüyor. Müjdeyi Malay halkının anlayacağı bir biçimde yaymaya çalışıyorlar. Mesela: toplantı günü pazar değil, cuma günü öğlene doğru, tam camilerde namaz kılındığı vakıt. Bu toplantıyı planlayanlar, Minang Kabau halkından 'İsa-al-Masih'i kabul etmiş üç kardeştir. Şimdi kendi halkını Rab için kazanmaya çalışıyorlar.

Yerli imanlılardan başka, hem Endonezya'nın başka adalarından, hem de başka devletlerden organizasyonlar başladı, Riau'daki Malaylara müjdeyi getirsinler. Geçen yaz, 20 kişilik özel bir incil mektebi açıldı. Endonezya'nın başka yerlerinden gelen imanlılar orada öğreniyorlar, müjdeyi nasıl kişilerin kültürüne uygun bir biçimde yaysınlar. Aynı zamanda bir zanaat öğrenip, Riau'daki köylerde yaşamak için hazırlık yapıyorlar.

Pekanbaru'da çok dini binalar var, ama Allah gene de yok. Giderek daha fazla halkların arasında kavga ve çatışmalar oluyor. 2000 senesinde noel gününde kasabanın en büyük kilisesine bir bomba koydular, beş kişi öldürüldü. Herkes hristiyanların intikamından korktu, ama Rabbe şükür, müslümanların en büyük bayramı olan Kurban Bayram'da bir şey olmadı.

Rabbe şükürler olsun, Riau'daki Malayların arasında birkaç imanlı var. Başka halklardan gelen imanlılar, Malaylara müjdeyi getirmeye çalışıyorlar. Onlar dualarımıza muhtaçtırlar.



DUA KONULARI:





halk: Cambi-Malay (Endonezya)

Harita: 20, 21

Endonezya'da 242 milyon kişi yaşıyor. Bunların çoğu Malay halk grubundandır. Ama bu kocaman halk, daha küçük halklardan oluşuyor, aynı nasıl Çingenelerde değişik cinsler var. Cambi halkı da Malay halkının bir alt grubudur. 800.000 kişilik bu halk hepsi kocaman Sumatra adasında, vahşi orman ve bataklık bir bölgede yaşıyorlar. Zaten o adada birçok değişik halk yanyana yaşarlar

Bütün Endonezya'da konuşulan ofitsial (resmş) dil 'Bahasa İndoneyza'dır, ama Cambiler kendi dialektini koruyorlar. İncil Cambi diline henüz tercüme edilmemiştir.

Cambilerin çoğu çiftçilikle uğraşıyorlar, devlet onların yaşadığı bölgeye yardım ediyor.

En çok üretilen mallar şunlardır: pahalı ağaçlar, lastik, palmiye ağacından yağlar, kahve ve çay. Birçok kişi de balıkçılıktan geçiniyorlar ve bu iş için en eski metodlar kullanıyorlar.

Cambilerin çoğu ancak birkaç sene okul eğitimi görüyorlar; ancak son senelerde gittikçe daha fazla üniversiteye gidenler oluyor. Halkın çoğu yaşam şartlarıyla memnundurlar, ya da zaten bir şey değiştiremeyeceklerini düşünüyorlar. Gençler bile ekonomik durumu değiştirmek için uğraşmaya merak göstermiyorlar. Yenilik yapmak düşüncesi Cambi halkına yabancı geliyor: eskiden kalma adetler ve düşünceleri devam ettirmek ve plansız yaşamak halka daha kolay geliyor.

Cambi halkı onlara gelen müslümanlığı arap tücarlardan öğrendi. Bugünlerde en ufak köylerde bile bir cami, bit Kuran okulu bulunuyor, hepsinde de en azında birer hoca var. Cambiler etraftaki halkların yanında daha fanatik müslümanlardır ve köylerinde hiç müslüman olmayan kişiler bulunmuyorlar diye övünürler. Ama köylerde müslümanlık zaten temiz bir 'Kuran müslümanlığı' değildir, eski putperest inançlarla karışıktır. Her mahallenin önderi var ve aynı onun gibi birer büyücü doktor var. O da şifa arayan kişilerin dualarını ya Allaha, ya da belli, başlı ruhlara ilerletiriyor. Evlatlarını kötü ruhlardan korumak isteyen anneler hocaya gidip ona muska yazdırıyorlar.

Cambilerin yaşamında harika batık kumaşlar önemli bir rol oynuyor. Onların yapılması çok zor ve karışıktır ve kadınlar bir araya gelip onu işlerler. Sonra uzun uzun kumaş parçaları ustaca sarıp etek gibi giyiyerler, hatta gündelik işlerini yaparken, kızanlarını bile onun içinde taşırlar. Daha özel kumaşlar düğünler için saklanılıyor. Bu düğünleri hazırlarken herkes yardım ediyor. Sofranın zengin ve eğlencelerin uzun olmasına dikkat ederler. Düğünler adım adım adete göre yapılıyor: gelinin evinden alınmasından en ufak türkü ve oyununa kadar.

Ne yazık ki, Cambilerden sadece çok az kişi imana gelmiştir, çünkü halkın anlayışına göre Cambi olmak, müslüman olmak demektir. Köylerde yaşam ve halkın sıkı bağlantıları İsa'nın müjdesinin yayılmasına engeldir. İnsalara ancak çok zor ulaşılıyor ve İsa'yı kabul edenler herşeyi kaybederler: ailesini, arkadaşlarını, işini de.



DUA KONULARI:



halk: Pasema (Endonezya)

2 milyon kişi, 50 imanlı - Harita: 20, 21




Endonezya binlerce adadan oluşan bir devlettir. Sumatra da ikinci büyük adadır. O adada müjdeyi henüz hiç duymamış 45 ayrı halk yaşıyor. Bunların biri, Malay halkının bir parçası olan Pasema halkıdır. Halk olarak çok cana yakındırlar. Onların dedeleri İsa Mesih’in zamanında Borneo adasından buraya göç etmişlerdi. Pasema halkı hep ufak, 50 ile 1000 kişilik köylerde yaşıyor. Evleri iki metre uzun direkler üzerinde duruyorlar.

İki milyonluk Pasema halkı 99,9% müslümandır, ama daha fazla ‘halk islamiyeti’ içinde devam ediyorlar. Mesela: Pasemaların inancına göre kendi halkı bir kaplandan (tigerden) türemiştir. O kaplan istediği zaman kendini insan biçiminde gösterebilirmiş. Birçok Pasema buna kendileri şahit olduklarını söylüyorlar. Ayrıca inanıyorlar ki, ölmüş hısımları kendilerine yılan biçiminde gelirmiş.

Rab İsa Mesih için şahitlik yapan birinci kişi daha 1850 yıllarında Sumatra’ya ayak bastı. O yıllarda müslümanlık Sumatra’nın balkanlık taraflarına kadar yayılmamıştı. Pasema halkını arasında çok fazla çalışamadı çünkü kısa bir zaman içinde malaryadan öldü. Gene de kısa zaman içinde bütün bir köy Hristiyan olmuştu. Bugüne kadar orada katolik bir kilise bir de hastane bulunuyor.

Aşağı yukarı 15 seneden beri bütün dünyada topluluklar henüz müjdeyi duymamış halklar için dua etmeye karar verdiler. Müslüman halklar için de ciddi olarak dua ediliyor. O zamandan beri gerçekten çok şeyler değişmeye başladı. Endonezya’da da aynı hareket başlandı. O devlette çok büyük bir Çin (Kitay) azınlığı bulunuyor (8.5 milyon kişi = 4%). Onların arasında daha fazla imanlılar var. Şimdiye kadar Çinler sadece aralarında müjdeyi paylaşırdılar. Fakat bu günlerde yavaş yavaş müslüman komşuları için dua etmeye, onlarla müjdeyi paylaşmaya başdılar. Yalnız, bu iş şu anda henüz çok zordur: hem halkların arasındaki duvarlar çok yüksektir, hem de Çinliler müslümanlardan büyük korku duyuyorlar. Pasemaların yaşadıkları sancağın ortasında Paga-ralam adında bir kasaba var. Orada Çinlilerin bir topluluğunun pastörü şöyle anlatıyor: “Uzun yıllardan beri bizde ruhsal dünyada bir değişiklik olmadı, ama bir gün bir mucizeye şahit olduk. Bizim kasabada tanınmış bir hacı var. Hasta düşünce Mesih imanlıları onun için dua ettiler, adam da iyileşti. Ayrıca, kulakları işitmeyen bir müslüman kadın için dua ettiler. Onun da kulakları açıldı. Eh, kim bilir; belki Rab bunca zamandan sonra müslümanları da çağırabilir.” İşte bu çinli pastor uzun yıllardan beri öyle bir şeye iman edemedi.

Üç sene önce İsa filmi Pasema halkının diline çevirildi. Bugüne kadar kendi diline çevirilmiş tek filmdir. Paga-ralam kasabasına yakın bir köyde katolik bir aile yaşıyor. Mesih’e iman ettikleri için çok çeki çekmişlerdir. Bir gün gene de kendi evlerinin önünde büyük ekranda İsa filmini gösterdiler. Onu gören koyu bir müslüman dedi ki, “Bu İsa, Muahmmed’den daha kutsal bir yaşam sürdü!” Pasema halkının içinde çok kişi ‘Hazreti İsa’nın öğretişleri ve sözlerini araştırmaya hazırdırlar. Ama imanlılar için İsa filmini göstermekte iş bitmiyor: Mesela: her türlü hayvan kurbanından daha büyük olan İsa Mesih’in kurbanına da sık sık şahitlik yapıyorlar.



DUA KONULARI:





halk: Lintang (Endonezya)

yaklaşık 70.000 kişi – Harita: 20, 21




Endonezya kocaman bir devlettir ve binlerce adadan meydana geliyor. Bu adaların en büyüklerinden biri Sumatra adasıdır. Küçük Lintang halkı Sumatranın güneyinde yaşıyor. Oradan aynı Lintang adını taşıyan bir ırmak geçiyor. Lintanglar çoğu zaman küçük köylerde yaşarlar. Evleri çok değişiktir: iki ya da üç odaları var ve direklerin üzerinde kuruludur. Evlerin altında ateş için odunları saklıyorlar. Aynı zamanda orada işler yapılıyor. Ama yavaş yavaş halkın çoğu tek katlı tuğladan binalar yapıyor.

Lintangların çoğu çiftiçidir. Pirinç yetiştirirler ve Kokos palmiye ağaçları var, onlardan yiyorlar. Onun dışında kimisi kahve çalıları yetiştiriyor, lastik ağaçlarından lastik kazanıyor, ya da tarlalarında sebze ve baharat yetiştiriyor. Bu balkanlık havasında çok iri büyüyüorlar. Kahve başka devletlere satılıyor. Tarlalar ve bahçeler balkanın uzak derelerinde bulundukları için köylerden çok uzaktırlar. O yüzden köyler yazın neredeyse insansız kalıyor. Herkes tarlasında, bahçesinde geceliyor. Lintng halkı aynı zaman manda, keçi, tavuk ve ördek gibi hayvanlara da bakıyor. Suya çok yakın yaşadıkları halde, balıkçılık hiç yapılmıyor.

Bugünlerde gençlerin çoğu eşlerini kendileri seçerler, ama düğünler gene anneler babalar tarafından yapılıyor. Litangların arasında birhangi kavga ya da çekişme olunca, bunu yatıştırmak için mahkemeye gitmezler, özel bir köy toplantısında onu çözmeye çalışırlar. Eğer gene anlaşma olmazsa, köyün ihtiyarlarından biri aracı olarak çağrılıyor. Eger yine uzlaşma mümkün değilse yakın kasabalardan bir hoca çağrılır.

Lintanglar yüzlerce seneden beri Sunni müslümanlığa sıkı bağlıdırlar. Her köyde çok sayıda caminin olması da bunu gösteriyor. Bütün müslüman bayramlarını büyük heycenla tutarlar. Özellikle Ramazan ayının sonunda yapılan Şeker Bayramı’nı bütün bir hafta kutlarlar. Lintang halkı her ne kadar müslümanlığa sıkı bağlı kalırsalar da, aynı zamanda gündelik yaşamalarında birçok putperest adetler ve ruh inançları var. İnsanlar hem günde beş defa namaz kılmak için toplanırlar, hem de ölmüş dedelerinin ruhlarına dua etmek için, onlardan yardım beklemek için toplanırlar. Ruhlardan çok fazla korkuları var. Ruhların bazı yerlere ve eşyalarına bağlı olduklarına inanıyorlar, insanların hayatlarına karışmalarını bekliyorlar. Belli kutsal yerlere inanırlar; orada sıkıntı zamanlarında dua edip yardım beklerler. Hastalanınca, Lintanglar büyücülere gidip kötü ruhları çıkarırlar. Bu ruhçuluk inancı da sebep oluyor, müjdeye karşı daha kapalı dursunlar. Şimdiye kadar Lintang diline en ufak Kutsal Kitap parçası bile çevirilmemiştir. Bu halk arasında henüz sağlam bir topluluk kurulmamıştır. Sadece Tebing adında bir kasabada bazı Kitaylı imanlılar toplanıyor. Lintang halkından şimdiye kadar tek bir kadın imana gelmiştir, o da kendi halkından uzak bir yerde yaşıyor.



DUA KONULARI:

halk: Kaur (Endonezya)

40.000 kişi, 100% müslüman - Harita: 20, 21




Kartaya bakıp Sumatra Endonezya’nın neresinde bulunduğunu öğrenin. O adanın güney tarafında, Hint Okyanus (İndiyski Okean) kıyısında Kaur halkı yaşıyor. ‘Mulak’ denilen kendi dilleri var, ama herkes aynı zamanda Endonzya’nın devlet dili olan ‘Bahasa Endonezya’ da konuşuyor. Kültür ve dil bakımından komşu halklarına benziyorlar: Pasema’lar (3. gün) ve Lampung’lar (21. gün).

Kaur’lar en fazla pirinç yetiştiriyorlar. O iş çok zordur. Rekolteyi toplarken herkes yardım ediyor, çünkü pirinçler tane tane elle toplanılıyor. Rekolteyi topladıktan sonra düğünler başlıyor. Düğünlere bütün köy geliyor. Kızlar genellikle 15-16 yaşlarında, erkekler de 20 yaşında evlenirler. Kaur halkında akraba evlilikleri yasaktır. Cenazeler için de bütün köy toplanıyor. Ölümün üçüncü, yedinci, kırkıncı ve yüzüncü gününde özel adetler yapılıyor. Pirinçten başka Kaurlar karabiber ve karanfil de yetiştiriyorlar. Bahçelerinde Kokos palmiyeleri ve her türlü meyva ağaçlarına da bakıyorlar. Hayvanlarını (tavuk, kaz, keçi, manda ve inek) brakıyorlar, serbest dolaşsınlar. Onun için sebze yetiştirmek neredeys imkansızdır.

Kaurlar taş evlerinde yaşıyorlar, çatıları da hep tenekedendir. Sancağın çbür kasabalarına ancak çok zor ulaşıyorlar, çünkü yollar her sene bozuluyor: senede altı ay sadece yağmur yağıyor. O aylarda yetiştirdikleri yemişleri gemiyle devletin başkenti olan kocaman Cakarta kasabasına getiriyorlar.

Kaurların hemen hemen hepsi okuma yazmayı bilirler. Din olarak yüzde yüz müslüman sayılırlar ve her köyde en azında bir tane cami var. Ama aslında yürekten putperesttirler: kayalara, büyük ağaçlara taparlar, ruhlardan korkarlar ve dedelerine dua ederler. Hastalanınca daha evvel büyücüye başvururlar, ne kadar hastanelere. Doğuştan ölüme kadar adımbaşı birtakım adetleri var. O adetlere uyanlar kısmetsizlik ve zarardan korunduklarını sanıyorlar.

Kaurların hiç bir köyünde bir tane topluluk yoktur, hatta bir tane imanlı bile yoktur. Kimi defa özel müjdeciler oraya gidip müjdeleme toplantılarını yapmışlardır. Zaten bir Kaur için İsa’ya iman etmek kolay değildir. Onların inançlarına göre, ölmüş olan dedeler, yaşayanları koruyor. Ve inanıyorlar ki, bir kişi İsa’ya iman etti mi, onun dedesinin ruhu bütün köyü zarar getirecek. Onun için müjdeyi merak edenlere baskı yapılıyor, çünkü cinlerden büyük korku var.



DUA KONULARI:







halk: Lampung (Endonezya)

2 milyon kişi, hemen hemen 100% müslüman - Harita: 20, 21




Daha önceki günlerde Sumatra adasına bakmıştık. Hatırladığınız gibi o, Endonezya’nın ikinci büyük adasıdır. Lampung da o adanın güneyinde bulunan bir sancaktır. 35,000 kilometre kare (kvadraten kilometır) kadar büyüktür. O da Bulgaristan’ın üçte bri demektir. Oradaki köylerde yaşayan Lampung halkı, Çingeneler gibi, birçok daha küçük halklardan oluşur, hepsi de o kadar farklı diyalektler konuşuyor ki, birbirleriyle konuşamıyorlar.

Eskiden, yani 50 sene önceye kadar, orada sadece Lampung halkı yaşardı. Ama son 50 senede Endonezya’nın en kalabalık adası olan Java (orada 90 milyon kişi yaşıyor), birçok kişi gelip oraya yerleştiler. Böylelikle halkın bütün yapılışı ve durumu değişti. Artık yerli Lampung halkı bir azınlık olmuştur. Kişiler, Java’dan gelenleri kıskanıyorlar, çünkü çoğu zaman daha okumuş, daha zengindirler. Lampung halkının kendilerine güveni bu yolda çürütüldü, çünkü tarih boyunca sık sık başka halklara boyun eğmek zorunda kalmışlardı.

Halkın 85% tarla işleri, çiftçilik, balıkçılık ve ormancılıkla uğraşıyor. Endüstri ve zanaatlar Lampung halkı için çok küçük rol oynuyor. Fakat Lampung sancağı, başkent Jakarta’dan çok uzak olmadığı için, son senelerde firmalar oraya da yatırım yapıyorlar.

Lampung halkı 100% müslümandır ve hala eskiden beri yaşadıkları sancakta kalıyorlar. Ama müslümanlığı Kuran’ın öğretişlerine yakın değildir. daha fazla putperestlik ve cin korkusuna dayanıyor. Mesela, kimi özel taşlar alıp birtakım temizleme rituallarından geçiriyorlar ve en sonunda tarlaların kenarlarında brakılırlar, ekinleri korusunlar ve hastalıktan uzak tutsunlar diye. Kötü ruhları evden uzaklaştırmak için, kimi kökleri haç biçiminde kapılar, camlar ve evin eşiklerine koyarlar. Bunu özellikle kadınların lohusa zamanlarında yaparlar. Eskiden Lampung halkının kimi cinsleri korkusuz, kurnaz ve hilekar insan avcıları ve katiller olarak tanınırdılar.

Lampung halkı büyük ailelerde yaşıyor. Hepsi de ‘Lamban’ dedikleri bir güdücüye mutlaka itaat ediyorlar. Onun pozisyonu çok yüksektir ve genellikle en eski karısının en büyük oğluna düşüyor. Onun razılığı olmadan kimse büyük bir karar (mesela evlenmek, taşınmak ya da yeni bir zanaata başlamak) alamaz. Başka bir cinsten gelen bir kadın bir Lampung erkekle evlenmek isterse, en evvela birtakım rituallardan geçmesi lazım, ve böylece cinsin bir parçası olarak kabul ediliyor. Ancak ondan sonra evlenebilir.

Epey uzun zamandan beri Lampung halkına müjde getirmeye çalışılıyor. Ama sonra kişiler umusuzluğa düşüp müjdelemekten vazgeçtiler. Son yıllarda yeni yeni yollar arandı ve denemeler yapıldı. Artık eskisi gibi müjdelemek işi yabancı misyonerlere kalmıyor, Lampung sancağında yaşayan başka halklardan gelen imanlılar da artık bu işe katılıyor. Misyonerlerin işini onlar devam ediyor. Bu iş her zaman kolay değildir, büyük engeller ortaya çıkıyor. Lampung halkı sık sık imana gelenlere baskı yapar ve kilise binaları yıkıyor.



DUA KONULARI:







halk: Minang-Kabau (Endonezya)

8 milyon kişi - Harita: 20, 21




Bir masala göre Minang-Kabau halkı ‘Diraja’ adından bir adamın soyundan gelmişler; o da Büyük İskender’in (Aleksander Veliki) üçüncü oğlu imiş. Bir arkadaşı ile birlikte gemiye binip güneydeki denizi geçmiş ve böylece Sumatra adasına kadar gelmiş ve oraya yerleşmiş. Birkaç sene sonra Java adasından gelen bir kral Sumatra’yı ele geçirmeye çalışmış. Ama çok bilgili bir adam olan Diraja’nın arkadaşı boşuna savaş olmasın diye, bir yol bulmuş: iki karamanda dövüşsün diye teklif etmiş. Eger Java kralının hayvanı kazanırsa, Minang-Kabau halkı ona boyun eğeceklerdi; öbür hayvan yenerse, Java kralı Sumatra adasını terk edip bir daha oradaki halkı rahatsız etmeyecekti. Bunun üzerine Java kralı kocaman bir karamanda arenaya getirtmiş. Diraja’nın arkadaşı gene, küçücük bir dana getirmiş, ama o bir haftadan beri bir şey yememişti. İki hayvanın kafasına ikişer keskin kılıç bağlamışlar. Hayvanları salınca küçük dana doğrudan o kocaman karamandaya koşmuş, onu anası sanmış. Ondan süt içmeye çalışmış ve bunu denerken o kocaman öküzü paramparça yapıp yere yıkmış, ve böylece onu öldürmüş. Onu seyreden kişiler “Minang Kabau” diye bağırmışlar, o da “Yenen Öküz” demektir. Minang-Kabau halkının adı işte oradan alınmıştır.

Minang-Kabau halkı Sumatra adasının batı tarafında yaşıyor; baş kasabası da Padang’dır. Sumatra’nın batı sancağında yaklaşık dört milyon kişi yaşıyor, onların 95% de Minang-Kabau halkındandır. Onun dışında Endonezya’nın öbür adalarında, özellikle büyük kasabalarda yaşayan 4 milyon Minang-Kabau daha var.

Minang-Kabau halkının bir özelliği var: miras ve ailenin adı erkeklere değil kızlarla devam ediliyor. Ailelerde ne kadının, ne de erkeğin sözü geçiyor, ama anası, ya da nenesi herşeye karar veriyor. Kimi yerde ‘Mamak’ denilen anasının kardeşi ya da ağabeyisinin sözü geçiyor. Evli kadın hanenin işlerina bakıyor, ama aynı zamanda tarlada işliyor. Erkek gene, kızkardeşinin kızanlarına bakıyor. Kimi defa erkek kendi evinde sadece misafir gibi yaşıyor. Ama bütün halkta, kültür ve din konularında, erkekler önemli yerleri alıyorlar. Delikanlı erkeklere müslümanlık derslere veriyorlar, ama gene de kadınların razılığıyla.

Minang-Kabau halkı en fazla pirinç yetiştiren çiftçilerdir. Ama onun dışında birçok zanaat ve endustri branşlarında da başarılı oldular. Endonezya’da ticaret ve endüstri hemen hemen bütün olarak Çinlilerin elindedir. Bütün müslüman halklardan sadece Minang-Kabau’lar onlarla yarışabilir.

Minang-Kabau halkı 99% sunni müslümandır. Bazıları daha da eski putperestlik ve büyücülük inançlarını devam ettiriyorlar. Eskiden Hinduizm bu adalarda en yaygın din idi. Sonra müslüman misyonerler Sumatra’nın kuzey tarafından oraya gelip halkı müslümanlaştırdılar. Bulgaristan’da da olduğu gibi, halk yavaş yavaş Kuran’a daha yakın olan bir müslümanlığa alıştırılıyor.

Minang-Kabau halkının dili, devlet dili olan Bahasa Endonezya’ya çok yakındır, sadece yazılışı biraz farklıdır. Kimi uzmanlara göre, Endonezya dili Minang-Kabau dilinden türemiştir.



DUA KONULARI:





halk: Dali (Endonezya)

4 milyon kişi – Harita: 20, 21




Geçen gün gördüğümüz gibi, Endonezya'nın en büyük adasından biri Sumatra'dır. Orada birbirlerinden farklı yüzlerce halk yaşıyor. Bugün onların daha büyük biri için dua edelim. Dali halkı, aslında Malay halkının bir koludur. Onlar Sumatra adasında en fazla kuzey sahilinde yaşarlar. Bazıları da, adanın ortasında bulunuyor. Ama halk olarak bütün komşu devletlerine de yayılmıştır: Endonezya, Malezya, Bruney, Singapur ve Tayland'da yaşarlar. Malaylar daha 15. yüzyılda müslümanlığı kabul ettiler. Bugünlerde artık halkın anlayışına göre Malay olmak, müslüman olmak demektir. Kendi adetlerine ve halk inançlarına çok önem verirler, kuşaktan kuşağa devam ederler. Ama onların müslümanlığı, Asya'nın her yerinde olduğu gibi, putperest inançlarıyla karışmıştır.

Şu anda Dali halkında yaklaşık 50 hristiyan var. Bunların çoğu da ancak bir hristyanla evlenirken dinlerini değiştirdiler. Bunu yapan kişi halktan kovuluyor. Dali halkı barışı seven, yavaş bir halktır. Komşularıyla anlaşma içinde yaşamayı severler. Eskiden beri balıkçıdırlar. Sumatra ile Malezya'nın ortasındaki denizde balık avlarlar. Ama son yıllarda çok fazla balık tuttulduğu için artık pek seyrek bu işi yapabilirler. O yüzden bugünlerde Daliler en fukura kişilerin arasındadırlar. Çok vakıt aileleri çok büyüktür, 6 ya da 7 kızan onlar için normaldır. Hepsi bir odada yaşarlar. Evleri her zaman tahtadandır ve deniz kıyısnda kuruludur. Evlerin hemen hemen hiç birinde elektrik yoktur ve temiz içme suyu da zor bulunur. Köylerin ortasındaki deresinde hem yıkanıyorlar, hem çamaşır yıkıyorlar, hem de içme suyu çekiyorlar. Dali halkı, basit bir yaşam sürmeye severler. Çocukların çoğu ancak 10-12 yaşlarına kadar okula giderler.

Bu şartların altında Dali halkı, yeni geçim kaynakları bulmak zorunda. Lazım anlasınlar, kızanlarını okutturmak ne kadar önemlidir diye. Daha iyi aylık almak için kızanları mektebi bitirmeleri lazım. Hem temiz içme suyuna, hem de elektriğe muhtaçtırlar. Ama her şeyden daha fazla İsa'ya muhtaçtırlar. Hem de onlara yardım edecek insanlar lazım: en iyisi iyi eğitilmiş Endonezyalı müjdeciler. Onlar da kalkıp aralarında yaşasınlar, müjdeyi onları anlayacağı dilde ve biçimde getirsinler.

Sumatra adasında aslında çok sayıda imanlılar var, ama başka halklardan. Onlar da kimi kere Dali halkının özelliklerini anlamakta ve kendi kültürünü unutmakta zorluk çekerler. Ayrıca, bir Dali imana geldi mi, hem ailesinden, hem de bütün halkından büyük baskı altındadır. Bu da, müjdeye merak eden çok kişi korkuturuyor.



DUA KONULARI:







halk: Sunda (Endonezya)

35 milyon kişi - 98% müslüman - Harita: 20




Endonezya’da bugünlerde 200 milyon kişi yaşıyor. Bunların içinde yüzlerce halklar ve diller var. Endonezya yüzlerce adadan meydana geliyor, bunların en önemlisi Java’dır. Başkent Jakarta oradadır. En kalabalık halk da Javalılardır; 35 milyon kişi ile ikinci yerde gene Sunda halkı geliyor. Sundalılar da Java adasında yaşıyor (en batı ucunda), ama Javlılardan çok farklıdır. Bütün devlette en fukara halktır, ve sanki kendi hayatlarını değiştirmek için güç bulamıyorlar. Gene de kendi halkı ile gurur duyuyorlar. ’Sunda diyarında’ yaşamaktan gurur duyuyolar.

Onların yaşadığı bölge yüksek bir düz ovadır. Üç etrafta dik deniz kıyısına kadar uzanan balkanlar var. O sancağın birinci kasabasının adı Bandung’dur. Oradaki topaklar, bütün Endoneza’nın en bereketli topraklrıdır

İsa’dan 1000 sene önce Güney Çinden çok kişi oraya yerleşti, bugünkü Java, Sunda ve Madur halkları onlardan türemişler. İ.Ö. 600 yıllarında Sundalılar birinci krallıklarını kurdular. O vakıtlarda hepsi Hinduist idiler. 1527 senesinde kuzeyden gelen müslüman ordular Sunda halkının sancağını ele geçirdiler ve ‘Jaya Karta’ adını vermişler, onun anlamı da ‘şerefli yengi’dir. Bütün bu adada artık Hinduist kalmamıştı.

Ama müslümanları hükümdarlığı bir son buldu. Hollanda bütün Endonezya’yı ele geçirdi ve 1942 senesine kadar kontrol etti. Ancak 1945 senesinde Endonezya ayrı bir devlet oldu.

Endonezya’da en yaygın dil, ‘Bahasa Endonezya’dır. O da büyük dünya dillerinin arasında en kolay dildir. Ama Sunda dili bambaşka ve çok zordur. Mesela bir kişiye konuşurken saygı derecesine göre üç farklı söz var. Kasabada yaşayan gençler gittikçe kendi anadillerini kaybediyorlar; hepsi devlet dili olan ‘Bahasa Endonezya’yı öğrenip kullanırlar.

Halk sanatlarının arasında ‘Batik’ denilen bir kumaş boyama metodu var. Çok zor ve uğraştırıcı olan bu eski metod ancak birkaç yerde yapılıyor. Orada kullanılan süsler ve motiflerde hala eski Hinduist kültürü görünüyor. Turistler Sundalılardan özellikle ‘anklung’ denilen bambudan yapılan bir çalgı seviyorlar.

Sundalıların en sevdiği lafı şudur: “Zengin olalım, fukara olalım, yeter ki, her şeyi hep birlikte yapalım”. Kimse ayrı yaşamak istemiyor, herşeyi büyük cins içinde yapmayı severler. Köylerin çoğu tek bir kocaman cinsten oluşuyor, hepsi tek bir büyükdedeye, ya da büyüknineye bağlanıyor. Akşamlayın hava serinleşince bütün köy konuşmak için bir arada otururlar.

Köylülerin çoğu çiftçi ya da balıkçıdır. Kasabada yaşayan Sundalılar daha fazla devlet memuru, tücar ya da iş sanat ustalarıdır. Okumamışlık ve işsizlik yüzünden geto gibi sayısız mahalleler meydana gelmiştir. Oradaki yaşam çekilmezdir. Aileler sık sık bozuluyor ve birçok kızan sokakta büyüyor.

Sundalılar 98% müslümandır, özellikle köyde yaşayanlar dine bağlıdırlar. Ama onların müslümanlığı Kuran’a bağlı olmayan, daha fazla halk adetlerine önem veren bir dindir. Dedelerinin mezarlarında dua etmek, bakımcılara gitmek gibi islamiyetten önceki adetler çok tutuluyor. Santri denilen bir grup ise, koyu müslümandırlar. Kasabalarda dinsiz, ateist ya da başka dinlere inanan Sundalara da rastlanıyor. Hinduistler ve hem Hinduizme, hem büyücülüğe inananlar da var.



DUA KONULARI:



halk: Tukangbesi (Endoneyza)

yaklaşık 600.000 kişi - Harita: 20, 22




Endoneza’nın en değişik görünen ada Sulavesi’dir (kartaya bakın). Dört tane parmak biçiminde yarımada var. Bunun güneydoğusunda, en ucunda Tukangbesi adında 600.000 kişilik bir halk yaşıyor. Aslında Tukangbesi dilini konuşan yedi tane halk var. O ad ‘demirci’ demektir. Evleri hep tek bir aile için ve tahtadan yapılmadır. Üç dört odalıktırlar, direklerin üstünde duruyor ve aşağısında ateşlik odun koyuyorlar. Ama artık modern, temellerin üstünde duran, taştan yapılma evler de yayılıyor.

Tukangbesi halkı çoğunlukla köy işleri ile uğraşıyorlar. Pirinç, mısır ve tatlı patates yetiştiriyorlar. Birçokların da kahve bostanları var. Kimileri de balıkçı olarak denizde işlerler.

Bugün çok şeyler değişiyor, eskiden anneler babalar kızanlarına eşleri seçerdiler, ama bugünlerde gençler eşlerini seçerler. Sadece düğünü hazırlamak daha anne babalerının işi kaldı. Yeni evli olanlar ilk önce kızın ailesinin evinde yaşarlar. Erkek bir ev yapana kadar orada kalırlar. Kızanların terbiyesi için hem annesi, hem de babası uğraşıyorlar.

Tukangbesi halkları yüzlerce seneden beri Sunni müslümandır. Bütün müslüman bayramlarını, özellikle Ramazan ayının sonunu gösteren Şeker Bayramı’nı tutarlar. Bütün Endonezya’da olduğu gibi, o senenin en önemli günüdür ve tam bir hafta boyunca kutlanılıyor. Tukangbesi halkları koyu müslüman olarak geçiyor. Ona göre sanıyorlar ki, ahrette Kuran hakkındaki bilgileri ve yaptıkları sevaplarına göre yargılanırlar. Ama aslında, gündelik hayatta ruh inancı ve ruh korkusu onlar için çok daha büyük rol oynuyor. Ruhlar belli başlı yerlerde ya da eşyaların içinde yaşarmışlar. O ruhlara kimi kere güvenirler, kimi kere onlardan korkarlar. Hastalanınca Tukangbesiler üfürükçülere ve hocalara gidiyor. Kötü ruhları çıkarmak için de onlara başvururlar. Hayatın en önemli kararlarında (evlilik, başka adada iş aramak ya da evlatlarının hangi okula göndersinler diye) dedelerin ruhlarına danışırlar, onlardan akıl isterler. İnsanlar namaz kılmak için toplanınca, aynı zaman dedelerinin ruhlarına dua ederler, onlardan yardım ve koruma beklerler. Kötü ruhlara bu kadar bağlandıkları için, Tukangbesi halkının yürekleri Rab İsa’nın müjdesine karşı sertleşmişler ve neredeyse kapalıdırlar. İsa’ya iman etmek onlara çok yabancı gelen, kendi adetleri ve kültürlerine uymayan bir şeydir.

Raha kasabasında, hem de Muna ve Buton adalarında birkaç küçük toplantı vardır. Ama oradaki imanlılar Tukangbesi halkından değildir, ya Çinli, ya da Moluka adalarındandır. Onun dışında bütün Tukangbesilerin arasında tek tük imanlı vardır, ama topluluklar yoktur. Tukangbesi dilinde ne İncil tercümesi, ne radyo yayınları, ne de İsa filmi vardır.



DUA KONULARI:





Alor adası (Endonezya)

Harita: 20




Bildiğiniz gibi, Endoneyza binlerce adadan oluşuyor, kimileri kocamandır (mesela: Sumatra - Bulgaristan'ın 4 katı, Türkiye'nın ¾), kimileri ufacıktır. Adalar da hep gruplar halindedir. Alor da o grupların biri. En büyük adanın adı Alor'dur, onun yanında 15 tane daha küçük ada var. Alor takım adaları Endoneyza'nın doğu tarafında bulunuyor. Orada aşağı yukarı 170.000 kişi yaşıyor. Çoğu devlet memuru, küçük firma sahipleri, balıkçı, avcı ya da çiftçiidir.

Köy işlerinde ve balıkçılık için modern makinalar yok, daha da dedelerinden kalma instrumentleri kullanıyorlar. İnsanlar fukaradırlar, ama kimse aç kalmıyor çünkü bol bol mısır ve tatlı patates yetiştiriliyor. Onun dışında bol bol deniz balığı ve kimi kere küçük bostanlarda yetiştirilen sebzeler yeniliyor.

Şimdi de orada bulunan Kalabahi adında bir kasabaya bir göz atalım: buradaki evler çok basittir. 2004 senesinde bütün adayı sarsan bir zelzele oldu; evlerde hala onun zararları görünüyor, her tarafta çatlaklar var. İnsanların çoğu, özellikle gençlerin gelecekteki zaman için planları yok. Çoğunlukla işsiz oldukları için, bütün gün evlerinin önünde oturup sohbet ederler, akşamlayın da sarfoş olurlar. Bu adalarda hiç fabrika yok.

Endonezya'nın doğusundaki halk çoğunlukla Malay-Polinezya dilleri konuşuluyor, ama Alor'da Yeni Gine dilleri konuşuluyor; onlar da öbür Endonezy dillerinden çok çok farklıdır. Alor'da yaşayanlar az da olsa, gene de birçok farklı diller konuşuluyor. Birbirleriyle kendi dilleri değil de Endonezyaca konuşurlar; o zaten devlet dilidir.

Alor adalarında yaşayanların 24% müslümandır, geri kalanlar da değişik denominasyonlardan Hristiyanlar. Herkes büyük bir dine inandığı halde, halk günlük yaşamında daha fazla dedelerinden kalma adetleri ve inançlarını tutarlar. Asıl dinleri ne hristiyanlık, ne de müslümanlaık, ama ruhçuluk ve cincilik. Gençlerin hayatları çoğunlukla namussuz; nikah yapmadan çocuk sahibi olurlar.

Müslümanlar çoğunlukla deniz kıyısında yaşarlar. En büyük kasabası olan Kalabahi'de halkın yarısı müslümandır. Müslümanların bir kısmı Endonezya'nın başka adalarından buraya taşınmıştır. Müslüman ile Hristiyanların arasındaki ilişkiler çoğu zaman iyidir. Hatta sık sık bir ailenin içinde kişiler farklı dinlere bağlıdırlar. Ne yazık ki, sık sık kiliseye giderseler de Hristiyanların çoğu sadece adca Hristiyandırlar. Allahın sözünü seve seve işitirler, ama kendini gerçekten Rabbe vermek istemezler. Cinlere taptıkları için, o cinler bu konuda engel olurlar.



DUA KONULARI:





devlet: Bruney

yaklaşık 360.000 milyon kişi – Harita: 20




Bruney küçücük ama çok zengin ve önemli bir devlettir. Haritaya baktığımız zaman görüyoruz, Bruney Borneo adısında bulunuyor. O adanın büyük parçası Endonezya’ya bağlıdır. Kuzey tarafı ise, Malezya’nındır. Malezya’nın yarısı gene, denizin öbür tarafında, Tayland’ın güneyindedir. Borneo’da bulunan parçasının iki yarısı var: Saravak ve Sabah. Bu iki parçasının tam ortasında Bruney devleti bulunuyor.

Bruney bugüne kadar Sultan adını taşıyan bir kral tarafından güdülüyor. 360.000 kişilik bir ‘cüce devletidir’. İnsanların 70% Malay halkındandır, 15% de Çinlidir. 5.765 km2, yani aşağı yukarı 70 km x 80 km kadar geniştir. Eskiden Bruney sultanını devleti ondan kat kat büyüktü. Devletin zenginliği petrol ve gaz depolarına bağlıdır, Bruney’e gelir sağlayan onlardır. Sultan, bu zenginliği müslüman devletlerin arasında önem kazanmak için harcamaya çalışıyor, özellikle islamiyeti yaymakla.

Sultan, halkına iyi bakıyor; halk da ona merhametli bir baba gözüyle bakıyor. Okul ve sağlık sistemi bedavadır, vergiler de yoktur. Ama milletlerin arasında ayrım var: Malay halkı her yerde üstün tutuluyor. Mesela, ev yapmak isteyen Malaylara yardım veriliyor, üniversitelere ilk önce onlar giriyor, devlet işleri daha fazla onlara veriliyor.

Bruney’deki Malayların düşünce tarzını anlayabilmek için bilmeliyiz ki, onların arasında saygı göstermek en önemli şey sayılıyor. Kendi insanlarının tarafını tutmak o kadar önemli değil, ne kadar saygınlı davranmaya çalışmak. Gerçek Malay özellikle kadınlara, çocuklara, hatta hayvanlara her zaman saygılı davranıyor. Ayrıca hep diplomatik düşüncesiyle çelişkilerin arasında bir orta yolu arıyor ve kendini tutmayı biliyor. Sanki etiket olarak Malaylara “dengeli” yapıştıtabiliriz. Malayların evleri pırıl pırıl temizdir, ve dinlerine bağlı olan müslümanlar olarak elbette ne domuz eti yerler, ne de içki içerler.

Bruney kırk seneden beri askeri hükümetiyle idare ediliyor. Bu yolda devlet organlarına kontrol yok; kendi gözünde devlete zarar getiren her bir hareketi anında yasak edip yok ederler.

Bruney’deki Malaylar Sunni müslümandır, hatta islamiyet devlet dinidir. Anayasasına göre başka dinlere de izin veriliyor, serbestçe uygulansınlar. Ama son yıllarda bu haklar giderek daha fazla kısıtlanıyor ve müslümanlıktan başka bütün dinlere baskı yapılıyor. Mesela, başka dinden olan insanlar sadece devletin kontrolu altında olan yerlerde toplantı yapabiliyor. Başka herhangi bir yerde, hatta kendi evlerinde bile toplantı yapmak yasaktır. Evangelikal imanlıların sayısı çok düşüktür; ama onlar da bu baskıların altındadırlar. 2001 senesinde kimi imanlı tutuklandı, kimileri haftalarca mahpusta kaldı. O zaman sorguya çekildiler; polis öğrenmek istedi, kim Malaylara müjdeyi getirmeye çalışıyor.

Devlet yönetiminin temeli olarak “Malay İslamiyet Krallığı” adlı bir ideoloji öğretiliyor. Onun amacı, müslümanlığı, Malay dili ve kültürünü ve de krallık sistemini bir şapka altında birleştirmektir. Bu ideoloji bütün halkı, bütün hükümeti ve devlet organlarının hepsini kontrol ediyor. Sultanın gücü sınırsızdır ve aynı zamanda islamiyetin de başıdır. Müslüman öğretişi ve yaşam tarzını korumak ve yaymak onun görevidir. Hükümetin içinde kimi güçler, Bruney’i 2020 senesine kadar ‘temiz bir müslüman devleti’ haline getirmek istiyorlar. Bu amaç için, bütün Çinlileri devletten kovmak, putperestleri müslümanlığa çevirmek ve imanlıları yok etmeye çalışıyorlar.



DUA KONULARI:



devlet: Filipinler

Bütün devlet: 77 milyon kişi; 5,5 milyon müslüman (= 7%) - Harita: 20




Filipinler çok karışık bir devlettir. Endonezya gibi, yüzlerce ada üzerinde kurulmuştur. Orada seksenden fazla halk yaşıyor, hepsi de ayrı ayrı diller konuşuyor, farklı kültürlere sahiptirler. 700 sene önce arap tüccarlar Çin'e (Kitay) giderken bu adalardan geçtiler. Yerli halkı islamiyet için kazanmak istediler ve o amaçla hocalar getirdiler. Güney adalarda 13 halk müslümanlığı kabul etti ve hayatlarını Muhammed'in hayatına uygun düzmeye başladılar. 500 sene önce Portekiz denzici Magelan bu adalara geldi ve İspanya için ele geçirdi. Onun arkasından Filipinler'de halkın büyük çoğunluğu katolik oldu. Balkanlıklarda kimi halklar putperest kaldı. Sonra güneydeki adalarda müslüman halklar bulunduğunu anladılar. O vakıt o halkları katolik yapmaya kalktılar. Önce misyoner gönderdiler, ama müslümanlar onları kabul etmeyince, asker kuvvetiyle onları katolik yapmaya çalıştılar. Bu iki dinin arasındaki kavga böylelikle yüzlerce senden beri devam ediyor. Müslümanlar, Hristiyan hükümete karşı ayaklandılar. Yüz sene önce katolik çiftçiler müslüman adalarına yerleşmeye başladı. Onlardan kimileri, balta girmemiş ormanları kesip toprağı işletmek amacıyla geldiler, çünkü toprak orada çok bereketlidir. Başkaları gene, bu toprağın ne kadar kıymetli olduğunu anlayıp, onu müslümanlardan satın aldılar. Ama satın alırken, müslümanları aldatıp çok düşük fiyata aldılar. O yüzden müslümanlar bugüne kadar, "Siz bizim topraklarımızı çaldınız" deyip Hristiyanları düşman olarak görüyorlar.

1970 yıllarında müslümanlar ve yeni gelen çiftçilerin arasında bir iç savaşı başladı. Her iki taraftan aşağı yukarı 10 bin kişi öldürüldü. Bugünlerde müslümanların yaşadıkları adalar, bütün Filipinlerin en geri kalmış tarafıdır. Müslümanların çoğu, ya çiftçi, ya da balıkçıdır. Kasabalarda en düşük aylık veren işlerde işliyorlar. Bu kötü durumun en büyük sebebi, barışın ve güvenliğin olmamasıdır. Mesela, yabancı devletlerden göderilen yardımcılar sık sık kaçırılıyor, para karşılığında rehin tutuluyorlar. 30 seneden beri ayrı bir devlet kurmak için savaşan isyancılar (buntovnik) çeteleri kuruldu. Filipinlier hükümeti, müslüman adalarına artık biraz serbestlik tanıyor, ama eskiye dayanan bu düşmanlık devam ediyor. Kimi müslümanlar islamiyet propagandasını yapıyorlar. Öbür yandan, katolik tarafından müslümanlara karşı kin ve güvenmemezlik.var. Ve bu çıkmaz durum devam ediyor: politik huzursuzluk, ekonomik kriz, halk ayrımı ve din kavgası devam ediyor.

Bugüne kadar sadece bir avuç misyon ve imanlıların organizasyonları uğraşıyorlar, müslüman adalarında praktik yardım etsinler ve halkın kalkınmasına katkıda bulunsunlar. Ancak birkaç kişi ve organizasyon, İsa Mesih'in iyi haberini yayma işini bir görev olarak kabul ettiler. Ama şimdiye kadar bu 13 müslüman halkın arasında sadece birkaç küçük topluluklar oluştu.



DUA KONULARI:







Filipinliler’de yaşayan müslümanlar

yaklaşık 6 milyon kişi – 13 ayrı halk - Harita: 20




Güney Filipinler’de 20 kişi öldürüldü” – “Filipinlerde bir pazarda patlama: çok sayıda ölü” – “Güney Filipinler’de bir el bombası patladı”

Senelerden beri gazetelerde buna benzer başlıklar okuyoruz ya da televizyonda haber işitiyoruz. Filipinler çoğunlukla Katolik bir devlettir, ama güney tarafta Mindanao adında bir ada var. Oradaki halk çoğunlukla müslümandır. Her gün değilse de sık sık orada terorist olaylar oluyor.

Müslümanlık 13. yüzyılda müslüman misyonerler ve tücarlar tarafında Filipinlere getirildi ve hızla yayıldı. Başkent Manila bile bir vakıt müslümanların elinde idi. Ama 16. yüzyılda İspanya bütün adaları ele geçirdi ve onun arkasında halkın çoğu katolik oldu. Sadece güneydeki adalar müslüman kaldı. Birkaç yüz sene sonra hükümet çiftçilere güneydeki adalara yerleştirmek istedi. Onlara bedava toprak vaat ederek, katolik halkı oraya taşınmaya teşvik etti. O zamandan beri çatışmalar sürüyor. Güney Filipinler’de müslüman olan 13 değişik halk yaşıyor. Hepsinin dilleri farklı, ayrı bölgelerde yaşıyorlar, başka başka adetler tutuyorlar. Hepsinde de hemen hemen hiç İsa’nın müjdesini duymuş olanlar yok. Bütün bu halklarda müslümanlık inançların yanısıra, eski putperest ruhçuluk ve cincilik inançları da devam ediliyor. ‘Hoca’ sözü daha fazla ‘büyücü, bakımcı’ anlamındadır.

Güney Filipinler’in bir köyünde Lang ve Oli adında bir karıkoca yaşardı; 7 kızanları vardı. Sonra köyde bir salgın hastalık yayıldı. Lang ve Oli gece gündüz dua edip Allaha yalvardılar, kızanları ölmesin. Cuma namazından sonra camide de hep bunun için dua ederdiler. Hasta kızanların yattığı odanın içine küçük koliba şeklinde bir “baba”, bir kurbanyeri astılar. Ayrıca sözde o hastalığa sebep olan görünmeyen ruhları yatıştırmak için bir büyücü de getirdiler, orada o cinlere kurban getirsin. Bütün bu yapılan işlere karşı o yedi kızanların dördü öldü. Bu ailenin başına gelen felaket ve acı ne kadar büyüktü!

Güney Filipinler’de yaşayan müslümanların aşağı yukarı 6 milyonu bu biçimde yaşıyorlar. Kimisi daha fazla müslümanlığa sarılıyor, kimisi daha fazla büyücülüğü, başkaları gene, ikisini aynı anda tutuyor. Rab bu halklardan birkaç kişi çağırmıştır; ama gene de, hiç bir halkta yeterince imanlı yoktur, kendi halkına şahitlik yapsınlar. Kimi müslüman halkların arasında ev toplantıları ve kiliseler kuruldu. Ama müslümanlara şahitlik yapmak onlara için çok zordur. Rab gene de birkaç kişiye güç verip onları müjdecilik işine hazırladı; kendi halkarının arasında İsa’nın haberini yayacaklar. Müslümanlıktan gelme olmayan imanlıların arasında da gittikçe daha fazla bir istek doğuyor, müslümanlara müjdeyi yaymak için. Bu umut verici başlangıçlar için dua edelim.



DUA KONULARI:





Filipinler’de okul eğitimi

yaklaşık 150.000 kişi - Harita: 20






Sabahın saat onbiridir; Ted ile Voren adlı iki Amerikalı genç erkek zorlukla bir tepeye binerken güneş bu erken saatte bile acımasızca yakıyor. Gittikleri yer, Filipinlerin güneyinde bulunan bir balkan köyü: adı da Kipantag’tır. Bu köyün sultanı, onları buraya davet etmişti; o zamandan beri hep bu köyü ziyaret ederler. Aşağı yukarı 10 hektar toprak üzerinde kurulmuş 10 tane külübe, bir çeşme ve yıkılmak üzere olan bir cami – işte, bütün Kipantag köyü budur. Burada yaşayan halk, hem müslümanlığı tutuyor, hem de ruhçuluk inancına devam ediyor. Rabbin işçileri, bu halk arasında sürekli ziyaret ettiler, pratik biçimlerde İsa’nın sevgisini gösterdiler ve onun iyi haberini yaydılar. Birkaç sene bunu devam ettiler ve en sonunda bu müslüman halkının arasında birinci topluluk kuruldu. Ama acı gerçek şu ki, yerli imanlıların yardımı olmadan yabancı misyonerler binlerce müslüman köyü gezemeyecek. Aynı zamanda güney Filipinlerde çok terorist olaylar oluyor ve Rab için orada gezenlerin hayatları tehlikede. Ama aslında bu aynı problem bütün müslüman devletlerinden vardır. Onun için Ted, Voren ve öbür misyonerler bir kurs açtılar: orada yerli imanlılara öğretiyorlar, henüz duymamış halklara nasıl müjdeyi getirsinler. Şu anda yirmiden fazla öğrenci katılıyor, hem erkek, hem kadın. Mektep iki sene sürüyor ve ilk öğrenciler 2004 senesinde onu bitirdi. Böyle mektepler sadece güney Filipinlerde değil, başka devletlerde de kuruldu. Bu yerlerde İsa’nın öğrencilerine gösteriliyor, nasıl kendi imanını daha imanlı olmayan halkların arasında paylaşsınlar, nasıl başka dinden olan kişilere İsa’nın haberini yaysınlar.

Bu, birçok öğrenci için demek oluyor ki, sefte olarak kendi hayatlarını Rabbin eline teslim etmeyi öğreniyorlar, çünkü bu iş kimi kere çok tehlikeli olabilir. Mesela, Şayn ve Loli adında iki kız İncil mektebinde öğrencidir ve Kobiro adında bir köyü ziyaret ediyorlar. Orada kızanlara biraz sağlık konusunda yardım ederler, ve aynı zamanda İncil dersleri verirler. Bir gün bazı erkekler gelip onların önünde tabancalarıyla oynamaya başladılar. Bununla kızları korkutmaya baktılar. Onlar gene hiç aldırmadan Rab için yaptıkları hizmetini devam ettiler, bugüne kadar da devam ediyorlar.

Başka İncil mekteplerinde topluluklarda işleyecek olan güdücüler hazırlanıyor. O mekteplerde Mesih’in küçük sürülerine bakacak olan iyi birer çoban olmayı öğrenirler. Çünkü sık sık devletin gizli polisi, ya da onlara sokuculuk yapan komşularla uğraşıyorlar. Bu mektepler de durmadan devlet adamları tarafından zorluk görüyorlar.

Her İncil mektebinin amacı, müjdeyi duymamış halklara gidecek olan vaizleri hazırlamak değildir. Ama kiliselerin arasında yavaş yavaş bu yayılmak ve yeni halkları girmek düşüncesi daha fazla önem kazanıyor. Bu amaç için yerli imanlıları hazırlamak lazım, kiliseler de bunu anlamaya başlıyor. Bu tür İncil mektepleri ve orada okuyanlar dualarımıza muhtaçtır.



DUA KONULARI:





Filipinler’de bir kadının hayatı




Raga’nın yaşamı hiç de kolay değildir. Anası Aslea müslüman değildir ve çok fukara bir haneden geliyor. Daha delikanlı iken onu bir köle gibi tuttular. Raga’nın babası müslümandır ama ailesine fazla dikkat etmiyor. Raga’nın anasından 5 kızanı vardı, bir de birinci karısından iki kızanı evde yaşardı. Evdeki problemler hiç bitmezi: Raga’nın babası karısını sık sık döverdi.

Küçük yaştan beri Raga kendi mahallesinde yapılan çocuk incil derslerine katılırdı. O yıllarda henüz sekiz yaşında idi, ama gene de toplantılara hep iki küçük kardeşine getirmek zorunda idi, çünkü onlara bakacak kimse yoktu. Sık sık da gelemediği günler oldu, o vakıt yemek pişirmek ya da başka ev işleri yapmak zorunda idi. On, onbir yaşında iken, okumayı öğrenmek istedi ve o amaçla incille ilgili bir ders kitabı aldı. Onun arkasında büyüklerin İncil derslerine katılmaya başladı. Yavaş yavaş İncil’i anlamaya başladı. Yüreğini İsa’ya açtı ve onu izlemeye karar verdi. Bu arada babası başka bir kadın için ailesini terk etti. Raga artık anasıyla birlikte toplantılara katılmaya başladı. Bütün kızanlardan İncil’deki meseleleri en iyi bilen Raga idi. İncil ayetleri ezberlemek ve önceki dersleri tekrarlamakta da en birinci o idi. İsa hakkında ilahi söylerken en yüksek sesle söyleyen o idi. Raga, sevinç dolu ve akıllı bir kızandı. Değil sade İncil dersleri yapan kadınlara, aynı zamanda okuldaki muallimlere çok sevinç getirirdi.

Fakat bir gün hayatına bir felaket geldi. Yabancı imanlılar Raga’ya okul masraflarını karşılamak için para vermişlerdi. Ama anası babası o parayı alıp kaçak işler için kullandılar. Raga on üç yaşını doldurmuştu ve okula son vermek zorunda kaldı. Son çare olarak bir müslüman mahallesinde küçük bir dükkanda işlemek zorunda kaldı.

Bu senenin Ocak ayında bir geceyi patronun evinde geçirdi. O evde misafir kalan başka bir erkek, Raga’nın zayıf durumunu ve gençliğinden faydalanıp onu ziyan etti. Anası babası onu öğrenince, suçlu tarafla bir çözüm aradılar: polise mi gitsinler, kızı adamla evlendirsinler mi, yoksa el altından para mı verilsin? Anası babası parayı koklayınca dayanamadılar ve böylelikle aşağı yukarı 100 Evro (200 Leva) için anlaştılar.

Bir tarafta kadın ve kızların namusu genellikle ailedeki erkekler tarafından korunuyor. Öbür tarafta, kızlar müslüman toplumlarda en zayıf kişilerdir ve bundan çok acı çekiyorlar. Kızların çoğu zaten okulu bitiremiyorlar, zanaat öğrenemiyorlar. Evlenince erkek tarafı kızın anasına babasına yüksek bir başlık parası ödeniyor; çoğu defa da buna aldanıyorlar. Evlendikten sonra da genç çift, erkeğin anası ve babasına muhtaç olarak yaşıyor. Ekonomik zayıf durumda olan genç erkekler, iş bulmak için sık sık başka kasabaya, ya da başka devlete bile taşınırlar. Orada da çoğu defa ikinci bir karı alırlar ve birinci evlilik bozuluyor. Başka genç kızlar, babaları hatta dedeleri yaşında olan erkeklerle evlendiriliyor. Kadının tek işi, bebek doğurmak, kızan yetiştirmek eve bakmak ve lazımsa ayrıca çalışıp eve para getirmek.

İsa istiyor ki, küçükler ona gelsin. Erkek olsun, kadın olsun - muhtaç durumda olanların hepsine yakınlık gösterirdi. Zayıf durumda olanlarla ilgilendi, çünkü onun yardımına muhtaçtırlar.



DUA KONULARI:



halk: Magu-indanao ( Filipinler)

1 milyon kişi - Harita: 20




Filipinler, Endonezya gibi, binlerce adadan oluşan bir devlettir. Orada yaklaşık 80 milyon kişi yaşıyor; bunların çoğu katoliktir. Bütün Asya’da çoğunlukla Hristiyan olan tek devleti zaten Filipinlerdir. Ama güneyde bulunan kimi adalarda halkın çoğu müslümandır (halkın 5% = 4 milyon kişi). Bu müslüman halkların en büyüğü Magu-indanao halkıdır.

Müslümanlık 700 sene önce Filipinlere geldi. O zaman Arabistan’dan gelen tücarlar Çin’e giderken bu adalara uğradılar. Tücarlar, yanlarında islamiyeti yayan hocalar da getirdi. Böylelikle Magu-indanao halkı gibi tam 13 halk müslümanlığı kabul etti. İslamiyeti Filipinler’de yayan ve oraya yerleşen kimi araplar Muhammed’in soyundan gelen kişiler idi. Magu-indanao halkından kızlar alıp kendilerine o halkta yavaş yavaş yer yaptılar. Demek, bugüne kadar güney Filipinler’de Muhammed’in soyundan gelen kişiler var (hiç değilse kendileri öyle diyorlar). İslamiyeti kabul etmeden önce Magu-indanao halkı putperest ve büyücülüğe tapan bir halk idi.

Bugünlerde kendileri temiz bir müslümanlık uygulayan bir halk sayarlar. Fakat gene de eski dinlerden çok izler kaldı. Magu-indanao halkının çoğu sadece müslüman adetleri tutuyorlar. Başkaları gene aynı zamanda büyücülükle ilgili eski adetlerini yerine getiriyorlar. Mesela, bir bebeğin doğumundan sonra, bebeğin saçlarından bir kaç tanesi kesilip suya koyuluyor. Böylelikle o kızanın kaderini, kısmetini, büyün geleceğini önceden anlamaya çalışılıyor. Her kızanın bir ‘ikiz ruhu’ olduğuna inanıyorlar. O ruhu beslemek için zel yemekler yapılıyor. Kişi hastalandı mı, büyücü dokturu çağırıp hastayı rahatsız eden ruhlara bir yemek kurbanı hazırlanıyor; onların arasında mutlaka yumurta olmalı. Bu tür ‘sofralar’ üç güne kadar sürebilirler.

Magu-indanao halkı çoğunlukla balıkçı ve çiftçidirler. Mindanao adasının alçak yerlerinde yaşıyorlar. Her sene oraya sel basıyor. Kızanlarını okutmaya çok önem veriyorlar, ve o amaç için gerekirse kendilerini başka şeylerden kıtıyorlar. Kasabalarda yaşayan Magu-indanaolar çok başarılıdır. O kasabalarda halk karışıktır, bütün Filipinlerden ve bütün halklardan insanlardan yaşıyor. Ama Magu-indanao halkından olanlar gene de hemen göze batıyorlar; başka elbiseler giyiyerler, başka yemekleri yerler.

Politik yönden son yıllarda gittikçe daha fazla karışıklık meydana geliyor. 550 sene önce İspanyollar katolik Hristiyanlığı Filipinlere getirdiler. O zamandan beri arasıra hep ayaklanmalar ve ‘din savaşları’ meydana gelmiştir. Magu-indanao halkı hiç bir zaman devletin Hristiyan hükümetini kabul etmemişlerdi. Hükümet onların farklı olduğunu kabul edip, onlara birtakım özel hakları ve serbestlik vermiştir. Magu-indanao halkının çoğu gene de ayrı bir devlet kurup, bir müslüman hükümeti oluşturmak istiyorlar. Son yıllarda bu istek bütün Mindanao adasında bir iç savaş derecesine geldi. Genç erkekler ve kadınlar ormandaki özel kamplarda asker olarak yetiştiriliyor ve böylelikle terorist saldırıları için kullanılıyor.

Fakat Rabbimiz Magu-indanao halkının arasında bile işlemektedir. Bugüne kadar iki imanlı topluluk oluştu; onlarda yaklaşık 70 imanlı var. Onun dışında dağınık olarak yaşayan imanlılar da var. Allahın sevgisini insanlara ulaştırmak için, yabancı ve yerli işçiler birlikte işlerler. Şu anda İncil’in tercümesi yapılıyor, bayağı da ilerlemiştir. Medyalarda, yani radyo, televizyon ve broşürlerle, Rabbin sözü de yayılıyor ve halk onu hoş karşılıyor. Bunun dışında halkın mteryal ihtiyaçlarını karşılayan ve geri kalmış taraflarda yardımcı olarak çalışan yabancılar da var. O pratik yollarda bile Rabbin müjdesi yayılıyor.



DUA KONULARI:



halk: Patani Malayları (Tayland)

yaklaşık 10 milyon kişi – Harita: 20




Rahim derin düşüncelere dalmış motorsikletine biniyor. Babası gerçekten biraz değişiktir. Her ay yaptığı gibi, İncili okumak için yabancılarla buluşuyor. Artık on senedir, kendini İsa’nın öğrencilerinden sayıyor. Bu gösteriyor, babası ne kadar gariptir. “Tayland’in güney taraflarında hayat gerçekten de farklıdır” düşünüyor Rahim kendi kendine. Etrafta gördüğü şeyler aynısı söylüyor: şu anda babası ile birlikte gene bir camiyi geçiyor, onlardan yüzlerce var. Bütün devlete bakmış olursak, Tayland’ın 62 milyon kişilerinden sadece 4% müslümandır. Ama Tayland’ın güneyinde durum bambaşka; orada halkın 80% müslümandır. Tay dili devlet dili olarak geçiyor ve Pattani Malayların çoğu da o dili konuşuyor, ama kendi dilleri çok farklı. Yüreklerindeki anadili odur.

Eve dönüş yolu aşağı yukarı bir saat sürüyor. Yolda bir tane Mesih imanlısı bile olmayan çok köy geçiyorlar. En sonunda kendi evlerine varıyorlar. Tahtadan yapılmış, ama rahat bir evdir. Rahim ile dört kardeşi zaten onu bekliyorlar. Yemekte muhabet yaparken, hep eski konuyu konuşuyorlar: para durumu. Rahim’im babasının sağlığı artık yerinde değil. Ailelerin çoğunda olduğu gibi, Rahim’in evine de bakan annesidir. O bir de Rahim’in bir kardeşi bir kauçuk bahçesinde işliyorlar. Rahim şaşıyor, anası işten yorgun argın gelip nasıl da bütün ev işlerini yapabilir. Evet, Rahim’im ailesi fukaradır. Bu, onun hoşuna gitmiyor, ama onu değiştirmek elinde değil ki. Öbür Pattani Malayların çoğu da, kendisi gibi çiftçilik ya da balıkçılık yaparak ‘gündelik pirincini’ kazanırlar – ve onun kadar fukaradırlar. Rahim’in kendisi üniversitede ziraat mühendisliği (agronom) okuyor. Ama okuduktan sonra iyi bir iş yerine girme şansları çok düşüktür.

Tayland değişiyor; ve Rahim de modern hayat ile eski adetlerin arasındaki çelişkiyi her geçen gün daha fazla fark ediyor. Bir taraftan köyde ‘halk müslümanlığı’nı görüyor. İnsanlar hala hastalanınca doktora değil, hocaya giderler. Öbür taraftan her akşam televizyonda bambaşka bir dünya ile karşı karşıdır: oradaki dünyada insanların arasındaki bağlantıları zayıf, aile düşüncesi yok olmuş, ama insan her düşündüğünü gerçekleştirebilir. Bu yeni dünya ona daha çekici gelmeye başlıyor.

Artık güneş battı, yatma zamanı geldi. Rahim kardeşleriyle birlikte döşeksiz bir hasır üzerinde evinin toprak döşemesinde yatıyor. Uykuya dalmadan önce bu sabah işittiği her şeyi bir daha gözden geçiriyor. İsa’nın bütün sözlerini anlamış değildir. Mesela, o ekinci benzetmesi vardı. Aşağı yukarı anlıyor ki, bu ders onun yüreği ile ilgili bir şeyler söylemek istiyor. Rahim’in aklına babası geliyor. Onun hayatı, İsa Mesih’in öğrencisi olalı epey değişmiştir. “Onda çok tohumlar iyi toprağa düşmüştür” düşünüyor Rahim. Böyle düşüncelerden sonra, Rahim’in aklına öbür Pattani Malaylar geliyor. Kendi halkının arasında kendini çok iyi hissediyor. Babası gibi İsa’ya iman ederse, bu sıkı bağlantılardan kopacak. O zaman herkese karşı koymak lazım olacak. Rahim’in gönlü daha fazla İsa’nın öğretişlerine eğiliyor, ne kadar Kuran mektebinde öğrendiği şeylere.



DUA KONULARI:



halk: Rohinca (Burma)

yaklaşık 2 milyon kişi – Harita: 20




Kızanlar gözlerini fal tası gibi açıp yerde oturuyorlar. "Nene, anlat, bir daha anlat! Eskiden barış zamanında hayat nasıl idi? Onu hiç düşünemiyoruz" diye sorup duruyorlar. "Babamız da o günler hatırlayamıyor." Nene titrek bir sesle cevap veriyor: "Evet, çocuklar, eski günlerde öyle idi. Kaaaç sene geçti artık. O vakıt henüz genç bir kız idim ve İnigiliz askerler hala devletimizde idiler. Bunun üzerine artık 60 sene geçti. O zamandan beri hiç barış günleri görmedik."

Kocasının anlattıklarını işitince, Fatma'nın dünyası kararıyor. Eve gelen kocası Hasan anlatıyor: "Yolda askerler, gelen geçenleri kontrol ederdiler. Beni de tutup pasportumu görmek istediler. Bir de düşün, askerlerin biri pasportumu alıp yırttı. Bir de gülmeye başladı: 'Bangladeşe dönsene! Senin yerin orası'. Şimdi ne yapacaz? Pasportu olmadan burada en ufak hakkımız yok." Bunun gibi olaylar burada artık her gün oluyor. Yer: Mianmar (eski adı: Burma, Hindistan'ın komşu devleti) devletinin batısındaki Arakan dağlarında. Orada Rohinca halkı yaşıyor.

Bin sene önce arap tücarlar Bengal Denizi'ni gezerken, onların bazıları bu kıyıya yerleştiler ve yerli Hinduist ve Budist halkıyla karıştılar. Yüzyıllar boyunca orada barış içinde yaşadılar. Arakan krallığının içinde, hem sarayda, hem de orduda önemli yerler alırdılar. 1826 yılında İngilizler Arakan krallığını ele geçirdiler. O zamandan beri gittikçe daha fazla müslüman Hindistan'dan gelip Arakan'da yerleşmeye başladılar. İkinci dünya savaşında buralarda İngilizler ile Japonların arasında ağır çatımalar oldu; yerli halk bunlardan çok çekti. 1942 senesinde Budistlerle müslümanların arasında çok katillik olmaya başladı. O zaman onbinlerce müslüman Bangladeş'e kaçtılar.

1948 Burma, İngilizlerden kurtulup ayrı bir devlet oldu. Bunun arkasından müslüman ile Budistlerin arası daha da kötü olmaya başladı. 1962 senesinde bir askeri hükümet kuruldu; bunun altında Rohincalar gittikçe daha fazla çekmeye başladılar. Askerlerin koydukları yeni kanunlarına göre, Rohincalar artık vatandaş sayılmazdılar. O halktan 250.000 kişi Bangladeş'e kaçtı. Birleşmiş Milletler'in (OON) kontrolu altında bunların çoğu artık Burma'ya dönmüşler, ama onların durumu daha iyileşmedi. Bugünlerde 2 milyon Rohinca, aşağı yukarı vatansız gibi sayılırlar. Devletin izini olmadan, bir yandaki köye bile gidemiyorlar. Onların dilinde kitap basmak yasaktır. Okul ve ekonomik durumu korkunçtur, insanlar artık çaresiz durumdalar. Kimisi silahla bir çözüm arıyor, çoğu gene, sadece kaçmaya bakıyorlar. Zaten 1-2 milyon Rohinca Bangladeş, Suudi Arabistan, Pakistan, Malezya ve buna benzer devletlere kaçmıştır. O yüzden onların adı 'Asyanın Filistinlileri' diye çıkmıştır.

Rohinca'nın inançları, Kuran'a inanmaktan çok, halk müslümanlığa yakındır. Yani, ruhçuluğa, muskalara ve büyücülüğe önem verirler, kutsal adamların mezarlarında yardım ararlar. Bütün halk içinde tek bir topluluk bile yok. Tek tük imanlı olabilir, ama o da belli değildir. Burma'daki imanlıların sayısı çok yüksek, ama ne yazık ki, bu zavallı halkın durumuna acıyıp İsa Mesih'in müjdesini onlara getirmek henüz bir görev saymıyorlar.



DUA KONULARI:





halk: Çarm (Kamboca)

Harita: 20


Kamboca devletinde çoğunlukla Budist halklar yaşıyor. Ama bunların ortasında Çarm adında bir müslüman halk da yaşıyor. Birkaç halk gibi, Çarmlar da tek bir devlette değil ama dağınık yaşıyorlar: Kamboca, Vietnam, Tayland ve Malezya - işte, Çarmlar bütün bu devletlerde yaşarlar. Eskiden zengin deniz tücarları idiler. Hatta, Vietnam'da kendi krallıkları vardı. Kitay (Çin) ve Endonezya'ya kadar ticaret yapardılar. 1970 yıllarında Kamboca'da Pol Pot adında korkunç bir diktatörlük rejimi kuruldu. O zamanlarda Çarmların 65% öldürüldü. Kartaya baktığımızda görüyoruz, Çarmlar en çok nerede yaşarlar: başkent Pnom Pen'in kuzeyinde Kampong Çarm adında bir sancak var, onda 380 tane köy de var. Çarmlar da 500.000 kişi ile ikinci kalabalık halktırlar. Onalrın dili de Malay diline yakındır.

Çarmlar çoğunlukla pirinç yetiştiren köylülerdir, ama onun dışında türlü çeşit sebze de yetiştirirler. Irmaklarda yaşayanlar da balıkçılık yaparlar. Başka zanaatlar, avcılık, hayvan cambazlığı, ve kasapçılıktır. Ama hepsi böyle basit işlerle uğraşmıyorlar: aralarında polisler ve politikacılar da var.

Çarmların arasında en eski inanç, "toprak ana"ya iman etmektir. Bu inancın etkileri bügüne kadar hissediliyor. 3. ve 4. yüzyılda Hindistan'dan çok sayıda tücarlar gelip Hinduizm'i getirdiler. Zamanla onların arasında Budizm de gittikçe daha fazla kişi kazanabildi. Birkaç yüz sene sonra, gene Hindistan bir de Malezya tarafından gelen kişilerle müslümanlık süzülmeye başladı. Ama bu gelişme birkaç yüz sene sürdü. Çarmlar 15. yüzyılda Kamboca'ya göç ederken asıl müslümanlaşma başladı.Köylerde müslümanlık bugüne kadar oradaki adetler ve ruhçuluk inancı ile karışmış bir durumdadır.

Çang Veng adında bir müslüman grubu bugüne kadar Malezya'dan büyük destek görüyor. Onların dilinde bile sık sık Malay dilinden sözler rastlanıyor. Çarmların başka bir grup, İmam San adında, kendi köylerin dışında müslümanlıkla çok az işi var. Onların inancı gene o kadar fazla ruhçuluk inançlarıyla karışmış ki, asıl müslümanlar onu kayiyen kabul edemezler.

Arap devletlerinden gelip 'Yahabiler' ve 'Davet' adında iki grup müsülman Kamboca'da işliyor. Vahabilerin amacı, temiz bir müslümanlık yaymak. 'Davet' grubu gene, kırdan Kamboca'yı etkilemeye çalışırlar. Gruplar halinde ziyaret edip, köyden köye gezip camilerde yatıp orada vaaz ederler. Fakat ne yazık ki, Çarmlardan sadece birkaç kişi İsa'nın müjdesini işitmişler. Bir tane topluluk yok, onların dilinde İncil bile yok.



DUA KONULARI:



30