1. Müslüman halklar için dua:

  2. Batı ve Orta Asya







halk: İranlılar

70 milyon kişi (karta 1) - Harita: 2, 26




İran, dünyanın en eski devletlerinden biridir. İranlı kültür hep komşu devletlerinden farklı idi. İranlıların diline Farsça deniliyor, Hindistanca, Kürtçe ve Çingeneceye benziyor. İran'da 65 ayrı halk yaşıyor. Halkın 20% türkçe konuşan milletlerdir. Başkent: Tehran (15 milyon kişi)

7. ve 8. yüzyılda Araplar İranı ele geçirip müslümanlığı getirdiler. Ama İranlılar arap değildir ve müslümanlığın altında da ayrı bir kultur ayakta tutmaya başardılar. İranlıların çoğu Sunni değil, ama Şii grubundandır. Şiiler, "Muhammed'den sonra Hz. Ali'nın gelmesi lazımdı" deyip bambaşka bir öğretiş sistemi kurdular. Aleviler (Kızılbaşlar) da Şii grubundandır.

İran, eskiden beri bir krallık idi. Ama son kral Şah Riza Pahlevi 1979 senesinde indirildi ve Meksika'ya kaçıp orada öldü. O, İranı hızla bir Avrupa devleti haline getirmek ve halkın bütün kültürünü değiştirmek istedi. Ama bunu yaparken, hocaların karşılığını hesap etmedi. Hocalar halkın huzursuzluğunu kullanıp halkı radikal bir islamiyeti kurmak için kandırdılar. Bu yüzyılda dünyanın ilk 'müslüman devleti' kurmak istediler. Bu amaç için yurt dışında muhalefet (opozitsiya) toplandı ve 1979 senesinde onların lideri Ayetullah Humeyni Paris'ten dönüp hükümete geçti ve dünyanın ilk müslüman devletini kurdular.

Onun arkasından halk fanatikleşti. Müslümanlık için savaşmak, hatta terorist olmak isteyen milyonlarca kişi çıktı. İran bütün dünyada terör olayları desteklemeye başladı. Komşu devleti olan İrak'la sekiz sene süren bir savaşa girdiler. O savaşta yeni islam devleti bütün vahşetini gösterdi: Sekiz on yaşındaki çocukları bile savaşa yolladılar. Boyunlarına plastik anahtarları asıp, "Savaşta ölüp şehit olduğunuz zaman bunlarla cennetin kapılarını açacaksınız" denildi. Sonra yüzlerce kızan mina tarlalarına yollayıp öldürdüler ve böylelikle asıl askerlerin yollarını açtılar.

Humeyni'nin ölümünden sonra halkın arasındaki huzursuzluk artmaya başladı. Halk, artık bu radikal islamiyetten bıktı, eski serbestliği özluyor. O diktatörluk İranlıların çoğunu perişan bir durumda braktı. İnsanların çoğu bir kaçış yolunu arıyorlar. İran'ın iki yüzü var: dışarıdan herşey temiz islamiyet görünüyor: kara çarşaflarla gezen kadınlar ve her yerde müslüman kurallarına uyan kişiler. Ama saklanan başka bir yüzü daha var: işsizlik korkunç bir hızla artıyor, her yerde uyuşturucuya bağlı olan kişiler, fahişelik artıyor ve SPIN problemi de meydana geldi. Halk bitkin ve umutsuzluk içinde ve çok kişi kendilerini öldürmeye kalkıyor. İran'ın nufusu 65 milyondur, ve onun 35 milyonu yirmi yaşandan küçüktur. Bu krizin en büyük etkisini bu gençler hissediyor.

İran'da bugünlerde 2-3 milyon uyuşturucu tutkunu bulunuyor. Sadece başkent Tehran'da her gün beş ton uyuşturucu kullanılıyor. 1999 senesinde fahişelik son 12 ay içinde 635% yükselmişti, kendini öldürme olayları da 109%. Ayrıca bu rapor meydana çıkardı ki, bütün halkın 75% ve öğrencilerin 86% her gün namaz kılmıyorlar. Kızlar çoğu defa zorla evlendiriliyorlar ve birçok kız çekilmez bir hayattan kaçıp evlerini terk ediyorlar. Tehran kentinde her gün yolunu kaybetmiş ve perişan bir vaziyette aşağı yukarı 30 kız buluyorlar. Yakın 100 kız her gün evden kaçtığı tahmin ediliyor. Evden kaçan kızların 90% fahişe hayatına başlıyorlar.

1979 yılında İran'da müslümanlıktan gelen imanlıların sayısı 500 idi, bugün ise 30.000 olduğu sanılıyor. İran'daki imanlıların çoğu, eskiden müslüman idiler. Çoğu ise saklı kalmayı tercih ediyorlar, çünkü müslümanlığı reddedenlere korkunç baskılar yapılıyor, hatta sık sık öldürülüyor, ya da ortalıktan 'kayboluyorlar'. Başka Hristiyanlar da rahatsız ediliyor ve korkutulyor. Sonuç olarak, fırsat bulan Hristiyanlar başka devletlere göç ediyor.

İran'ın dışında milyonlarca İranlı yaşıyor. Onların arasında ayrıca 30.000 imanlı daha var. Bütün Avrupa devletlerinde, Amerika, Avustralya hatta Türkiye'de bile İranlı topluluklar var. Rab bu kardeşlere çok büyük bir arzu veriyor, bir gün İran'a dönup memleketlerinde müjdeyi yaysınlar.

DUA KONULARI:





İran’da gençler

yaklaşık 35 milyon kişi – 99% müslüman: - Harita: 2, 26




İran tarih ve kültürden yana çok zengin bir devlettir. Haritadan anlaşıldığı gibi, kuzeyde Hazar Denizi (Kaspiysko More), güneyde Arap Körfezi (Persiyski Zaliv), batıda Türkiye ve İrak, doğuda Afganistan ve Pakistan bulunuyor. İranlıların 70% Pers halkındandır, öbürlerin çoğu Türk halklardandır. Halkın 99% müslümandır.

Muhammed, kendi kuşağının tipik bir örneğidir. Genç, akıllı ve girişkendir. Batı devletlerden gelen herşeye karşı çok büyük merağı var, islamiyete karşı gene hiç ilgi duymuyor. Doğuşundan beri bir din devletinde büyümüştür – İran’ın bugünkü adı, “İran İslami Cumhureti”dir. Yeryüzünde başka devlet bulunmayacak, nerede devlet ile din o kadar sıkı birbirlerine bağlıdır – hiç değilse, teoride öyledir. Bütün devlet, sakallı din admları tarafından güdülüyor Onlar da güçlerini sayısız buyruklar uydurmakla gösteriyorlar: kadınların giyisilerinden, içki yasağına kadar, İranlıların özel hayatlarını büsbütün kotrol altına almaya çalışıyorlar.

Ama evlerde başka sıralar var, başka kanunlar geçerli. Gençlerin çoğu serbestliğe özlem duyuyorlar. Ama serbestlik derken, kişilerin aklına televizyonda gördükleri sahneler geliyor. Ne yazık ki, gerçekten bizi serbest kılabilen kişiyi tanımıyorlar, yani Rab İsa’yı.

İranlılar kendi devletiyle gurur duyuyorlar, ve gerçekten de gurur duyulacak çok şeyler var: İran’ın harika yerleri, lezzetli yemekleri ve gönlü açık insanları var. Bugünlerde insanların yarısından fazla 25 yaştan küçüktür. Çoğunun okul eğitimi yüksektir ve geleceğini değiştirmek için büyük potansyala sahiptirler. Ama son senelerde üniversite öğrencilerin arasında sık sık ayanklanmalar oldu. Onların hepsi de hükümet tarafından sert yumrukla bastırılınca, artık gençlerin arasında daha fazla bir boş vermek duygusu yayılıyor. Ne dinden, ne de politikadan iyi bir şeyin çıkmasını beklemiyorlar.

Bunun sebebiyle birçok genç, uyuşturucu kullanmakla bu acı gerçek dünyadan kaçmaya karar verdiler. İran’ın komşu devleti olan Afganistan dünyada uyuşturucu yetiştiren bir numaralı devlet. Oradan çıkan uyuşturucular İran’ın üzerine Avrupa’ya gönderiliyor. Bu yüzden İran’ın bu köprü durumu çok büyük bir problemdir. Hükümet uyuşturucu kullananlara ağır cezalar veriyor, ama gerçek yardım veremiyor.

Birçok İranlı Amerika ya da Avrupa’ya göç ediyorlar. Gurbette sefte İsa’nın gerçek öğrencileri ile tanışabilirler. İsa’ya iman etmek İranlılar için çok ciddi ve pahalı bir karardır. Özellikle İran’a dönünce başlarına büyük dert gelebilir. Çünkü müslümanlığı brakıp başka dini kabul eden İranlı vatandaşları için ölüm cezası bekliyor. Rab gene de İran’da krallığını kaldırıyor, orada bile onun evlatları var. Onların açıkça toplantı yapma hakları yoktur, ama evlerinde toplanıyorlar.

İranlıların devleti zengin bir tarihe sahiptir: burada hiç korkmadan ve hiç şaşmadan Rabbe iman etmeye devam eden Daniel’in mezarı var. Kral Ahoşveroş kraliçe Ester için Persepolis kasabasında bir saray yaptı. Onu Eski Ahitten, akıllı bir kadın olarak tanıyoruz. Halkının dualarının yardımıyla tam zamanında kurajlanıp, Rabbe olan imanını inkar etmedi, ve bunu yapmakla bütün halkı için bereket getirdi. İran’da daha fazla öyle kişilerden olsa, daha fazla kişi cesaret ve hikmetle İsa’yı Rableri olarak tanısalar, bu devlet için büyük bereket kaynağı olacaktı.

DUA KONULARI:



halk: Beluç halkı (İran, Pakistan)

yaklaşık 6 milyon kişi – Harita: 26, 24




Beluç dilini konuşan halk, en çok Pakistan’ın ‘Beluçistan’ denilen sancağında yaşarlar. Pakistan’ın en büyük ve en karışık kasaba Karaçi’dir. Oradaki fukara mahallelerde yaşayan çok Beluç var. Ama Pakistan’ın başka sancaklarında da Beluçlar yaşıyor. Beluç

halkının büyük bir parçası da Afganistan ve de İran’da yaşarlar (orada da ‘Beluçistan’ adında bir sancak var – aynı nasıl mesela hem Bulgaristan’ın, hem Yunanistan’ın, hem de Türkiye’nin ‘Trakya’ denilen bir parçası var).

Beluçistan sancağı kocamandır, Beluçların yarısı orada yaşarlar. Issız ve susuz bir balkanlık bölgesidir. Yazın sıcaklık 48 derece buluyor, her yerde kuraklıktır. Orada çiftçilik yapmak, hatta bütün hayat çok zordur. Su ancak birkaç çok derin kuyuda bulunuyor. Öbür türlü insanlar azıcık düşen yağmuru muhtaçtır.

Beluçların çoğu çok fukaradır, sade birkaç kişi üniversite bitirip politikacı, doktor ve iş adamı oldular. Beluç halkı çoğunlukla köyler ve ufak kasabalarda yaşıyor. Yaşadıkları yerlere göre, balıkçılık, hayvancılık ya da çiftçilikle uğraşıyorlar. Eskiden Beluçlar göçebe hayatı yaşardılar, yani yerden yere gezerdiler. Ama bugünlerde artık öyle yaşayan Beluçlardan çok az kaldı. Birçokları da büyük kasabalara taşınıp orada kamyoncu ve ‘rikşa’ (tek kişilik tekerlek taksi) şoförü olarak işlerler. Kimisi sekreter, bodigard ya da montör olmuşlar. Ticaretle uğraşan hemen hemen kimse yok. Okuma yazmayı bilmeyenlerin sayısı çok yüksektir, özellikle kadınların arasında. O yüzden kadınlar daha fazla evlerine bağlanıyor. Ev işleri yapmak ve kızanlara bakmaktan başka Beluç kadınlar broderya yapmak konusunda ustadırlar. Evin içinde hemen hemen her kumaş parçasını güzel broderyalarla süslerler.

Beluç halkı her sene 7% büyüyor, o da bütün dünyada en hızlı büyümelerin arasında. Sadece kuzey Beluçistan’da daha eski yaşam yollarını izlerler. Halkın çoğu mektebi bitirip iyi ve modern bir yaşam sürmeye çalışıyor. Okullarda Beluç dili okutulmuyor, ama televizyon ve radyoda kullanılıyor. Böylelikle Beluç halkı kendi dilini unutmuyor. Beluç halkının kültüründe misafir kabul etmeye çok önem veriliyor. Şeref ve namus da çok savunulan düşüncelerdir. Her erkek kendi şerefini kıskançlıkla koruyor.

Beluçların çoğu Sunni müslümandır, ama dinlerine çok bağlı değiller. Son 25 senenin içinde sık sık İsa’nın müjdesini Beluç halkına getirilmeye çalışıldı. Birkaç kişi imana geldi, ama onların sayısı tam olarak bilinmiyor, belki 20 ya da 30 kişi kadar az. İsa’ya kabul edenlere, özellikle kendi imanını paylaşmaya çalışanlara baskı yapılıyor, onlara iş verilmiyor.

DUA KONULARI:





halk: Azeriler

toplam: 20-25 milyon - Harita: 1, 2, 26




Bütün dünyada aşağı yukarı 20 milyon Azeri yaşıyor. Azeriler bir türk halkıdır, dilleri de hemen hemen İstanbul türkçesinin aynısıdr. Azerilerin sadece 7 milyonu kendi devleti olan Azerbeycan'da yaşıyorlar. Eski Soyuz devletlerinde bir milyon kişi daha yaşıyor. Türkiye'de gene 700 bin. Ama en çok Azeri, İran'da bulunuyor. Tam olarak orada kaç Azeri yaşıyor, zor anlaşılan bir konudur, İran hükümeti Azerilerin sayısını düşük olarak gösteriyor, çünkü istemiyor azınlıkların ne kadar kalabalık olduğu anlaşılsın. Azerilerin kendileri de daha yüksek olarak veriyorlar. Gerçek sayısı 11 ile 20 milyonun arasındadır.

7. ile 11. yüzyılın arasında türk halklar, Azerilerin bugün yaşadıkları toprakları ele geçirdiler. Oradaki İranlı halkla karışmaya başladılar. Azeri halkı öyle meydana geldi. Tarih boyunca Azeriler kimi kere İranlılara, kimi kere Türklere ve Mongollara boyun eğerdiler. 1828 senesinde Rusya, Azerbeycanın kuzey tarafını, yani bugünkü Kafkas devleti olan Azerbeycan'ı ele geçirdi. Güney tarafında bulunan, hani bugünlerde İran'ın bir parçası olan Azerbeycan sancağı da, başka başka devletlerin eline düştü: Türklere, Ruslara sonra İngilizlere. 1946 senesinden sonra Azerbeycan'ın güney tarafı gene İran'a katıldı.

İran'daki Azeriler, İranlılardan farklı olduklarını anlıyorlar. Ama gene de, ayrı bir devlet kurmak için hevesleri yoktur. Bütün tarih boyunca onlar için müslüman olmak, Azeri olmaktan daha önemli idi. İslamiyet daha 7. yüzyılda Azerilerin arasında yayılmaya başladı ve halkın yaşamasına kendi damgasını vurdu. Azeriler, öbür İranlılar gibi, müslümanlığın Şii kolundandırlar (sadece 20 % sunnidir). Halkın inancında iki önemli olay var: şiilerin kutsal adamlarının mezarlarını ziyaret etmek ve kendi ailenin ölülerine saygı göstermek (tabii ki, bunların ikisi de asıl müslümanlığa ters düşüyor).

Azeriler bugüne kadar incili duymamış en büyük halklarından biridir. Bunun birçok sebepleri vardır. Tarih boyunca Hristiyanlarla karşılaştıkları zaman, bu sadece savaş ve kötülük için idi. Mesela, bugüne kadar Azerilerin en büyük düşmanları Ermenilerdir, onlarla 'Nagorni Karabağ' adında bir toprak için bugüne kadar savaş ediyorlar.

Azerbeycan'daki Azerilerin arasında son on sene içinde Rab çok çalışmaya başladı. Aşağı yukarı altı bin kişi Rabbe geldi ve çok kiliseler kuruldu.

İran'daki Azeriler'in henüz fırsatları olmadı, müjdeyi işitsinler. Zaten yirmi seneden beri İran'da imanlılara karşı büyük baskılar var. Böyle bir yerde bir azınlığın arasında Rab için çalışmak, hepten zordur. Hükümet bunu bir politik hareket olarak görecek ve daha da baskı yapacak.

DUA KONULARI:



devlet: Türkiye

70 milyon kişi - Harita: 27




İncili açtığımız zaman, birçok ayetlerde bugün Türkiye'de bulunan yerlerle karşılaşıyoruz: Efes, Kolose, Pontus, Kapadokya, Asya, Bitinya, Tarsus, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sardis, Laodikya v.s. Hatta 'Hristiyan" sözü, ilk defa Antakya kasabasında kullanıldı, o da bugün Türkiye'de bulunuyor. İsa'dan sonraki ilk yüzyıllarda Türkiye, en kalabalık kiliselere sahipti. Tabii ki, o zaman Türkler henüz gelmemişti, hepsi daha Bizans, yani Greklerin elindeydi. 1300 yılından sonra, Türkler önce Balkan devletlerini, sonra da bütün Anadolu'yu ele geçirdiler ve en sonunda 1453 senesinde 'Konstantinopel'i alıp, kendi devletin başkentini yaptılar. Adını da 'İstanbul' olarak değiştirdiler.

Osmanlı emperatorluğunda çok hristiyanlar yaşardı, hatta birçok önemli yerler alırdılar. 1860 senesinden sonra bütün Osmanlı emperatorluğunda protestan misyonerler çalışırdı ve yüzbinlerce kişi protestan olup, gerçek imana kavuştu. Bazı hesaplara göre 1910 senesinde yakın bir milyon protestan vardı. Yalnız, bunların hemen hemen hepsi Ermeni ve Grek idi. Müslümanlıktan iman eden kişiler çok azdı, çünkü bu meydana çıkınca onları hemen ölüm cezasını beklerdi. 1915 senesinde Ermenilerin çoğu ya öldürüldü, ya da kovuldu. 1923 senesinde de cumhuriyet (republika) kurulunca, Türkiye'deki Grekler ve Yunanistan'daki Türkler yerlerini değiştirdi. Bir buçuk milyon Greklerden bugün sadece 4,000 kaldı, Ermeniler de 1,8 milyondan ancak 40,000. Demek ki, 8 sene içinde (1915-1923) Türkiye'deki imanlıların sayısı bir milyon'dan sıfıra indi.

50 sene boyunca bu durum devam etti. Bütün Türkiye'de kiliseler kapatıldı, bozuldu, çürüdü. Sadece İstanbul, İzmir ve Antakya'da birkaç Ortodoks (pravoslavna) kilise ayakta kaldı. Onların da gücü ve amacı yoktu, müjdeyi Türklere yaysınlar. 1960 yıllarında İstanbul'da bazı Ermeni kadınlar ruhsal bir uyanı için dua etmeye başladı. Birkaç sene sonra Avrupa ve Amerika'dan ilk misyonerler gelmeye başladılar. Ama 1980 yılına kadar, bütün Türkiye'de müslümanlıktan gelen imanlıların sayısı ancak yüze kadar idi. 1980'den - 1990'a kadar bu, bine kadar yükseldi. Başbakan Turgut Özal'ın zamanında (1983-1992) bütün devlet dışarıya çok açılmaya başladı. Son yıllarda imanlılara yapılan baskı çok artıyor, ama aynı zamanda Rab için çalışma fırsatları da gittikçe çoğalıyorlar.

Bugünlerde, bütün Türkiye'de 50 kadar toplantı var, bunların hepsinde sadece müslümanlıktan gelen imanlılar var. İstanbul'da iki tane imanlı radyo istasyonu var, bir de televizyon kanalı için hazırlıklar yapılıyor. İsa filmi korkusuzca her köyde gösteriliyor. İncil de yüzbinlerce defa dağıtıldı. İmanlılar bir araya gelip, gelecek 10 yıl için kendilerine bir hedef koydular: her 'il'de (81 tane 'oblast' var) bir topluluk, her evde bir incil. Şu anda hükümet bütün ev toplantılarına ve kiralanmış yerlerde toplanan topluluklarına kapatma kararını verdi. Ama imanlılar buna aldırmayıp toplanmaya devam ediyorlar. Eskiden korku vardı, ama şimdi sanki bu baskı altında, daha büyük cesaret ve ruhsal serbestlik var. Türkiye halkı artık anladı ki, Türkler hristiyan olabilir ve 'Türk Hristiyan' düşüncesine alışmaya başlıyorlar.

DUA KONULARI:



Türkiye'deki kızanlar




Türkiye bugüne kadar 'müjdeyi işitmemiş' en büyük devlet sayılıyor; halkın 99% müslümandır. Halkın 70 milyon kişilerindne 30 milyon 18 yaşından küçüktür. Kızanların sekiz sene okula gitme mecburiyeti vardır, fakat birçok köyde, özellikle Türkiye'nin geri kalmış doğu tarafında, yeterince öğretmen yoktur. O köylerde tek okuma fırsatı Kuran kurslarıdır. Büyük kasabalarda durum çok daha iyidir. Orada gimnazium (lise) ve üniversiteye gitme fırsatı da var.

Kanuna göre, anne babaların izini olmadan, kızanlara propaganda yapmak yasaktır - ister politik, ister dini propaganda olsun. Onun için imanlılar kızanları kolay kolay toplantılara çağıramazlar, ne de ona broşür veremezler. Okulda sık sık hristiyanlık hakkında birşeyler duyarlar, ama anlatılan şeyler yalandır. İmanlı aileden gelen bir kızan için okulda ya da oynarken çok zorluk çekiyor, çünkü hem muallimler, hem de talebeler tarafından dışlanıyor. O yüzden Türkiye'deki kızanlara İsa'nın müjdesini getirmek çok zordur - ve Rab gene de hep bir yol buluyor.

Mesela İbrahim - dört kızkardeşinin yanında ailede tek erkek çocuk odur. Babası onu Kuran kursuna yolladı, çocuk kendi dinini iyice öğrensin diye. Ama orada çok canı sıkıldı, durmadan Arapça dualar ezberlemek onun hiç de hoşuna gitmedi; zaten tek bir söz anlamazdı. Çocuk domaşnasını (ev ödevlerini) yapmayınca, hoca onu tekrar ve tekrar sopayla dövdü. Bu da sebep oldu, İbrahim kendi dininden nefret etmeye başlasın. Aynı zaman o dinin Allahından da nefret etmeye başladı, madem o kadar sert ve acımasız görünürdü ve bir kızanın yüreğine hiç dikkat etmezdi. Gün geldi ki, İbrahim artık bir daha Kuran kursuna gitmeyeceğini söyledi. Günün birinde Almanya'da yaşayan teyzesi onu ziyaret etti. O, Almanya'da Mesih imanlısı oldu. Kadın evine dönerken, İbrahim anasına dedi ki, "Herhangi zor bir durumda kaldınız mı, İsa'ya yalvarın". Aynı zaman onlara bir adres verdi, nereden İncil alabilirlerdi. İbrahim'le anası buna bayağı şaştılar, ne yapacaklarını bilmediler. Ama gene de o adrese yazdılar İncil göndersinler diye. Böylece bir Mesih imanlısıyla tanıştılar, o da onlara İsa'nın iyi haberini anlattı. İbrahim hemen İsa'nın gösterdiği sevgisini hissetti ve Onu hayatına davet etmeye karar verdi. O zaman 15 yaşında idi. Onun arkasından anası ve kızkardeşleri de aynı adımı attılar. Fakat babaları onu terk edip aileyi çok zor durumda braktı. Fakat bütün bu zorlukların içinde İbrahim imanında olgunlaştı, bugün bir topluluk güdüyor. Ama sadece bununla kalmıyor: daha fazlaTürk kızan İsa'nın sevgisinden duysunlar diye uğraşıyor. Her sene çocuk toplantıları düzenliyor. Orada her sene kızanları Rab İsa'yı buluyorlar; onlar da bir sene sonra başkalarını geitiriyor.

DUA KONULARI:





halk: Türkiye’deki Aleviler

        1. 17 milyon kişi - Harita: 27




Türkiye’deki müslümanların 25% Alevidir, geri kalanlar Sunnidir. Alevilerin gene 80% Türktür, 20% Kürttür. Sunni müslümanların toplantıları ve tapınmaları, bilindiği gibi, hepsi arap dilinde oluyor; ama Aleviler Türkçe olarak toplantı yaparlar.

Aleviler, müslümanlığın ‘Şiiler’ kolunun bir parçasıdır. Sunni – Şii ayrımı daha müslümanlığın en eski tarihine dayanıyor. Muhammed’in cesedi henüz soğumamıştı, müslümanların arasında halifeflik kavgaları başladı. Müslümanların bir kısmı, Muhammed’in güveyisi olan Ali’yi tutardı ve sadece Muhammed’ın cinsinden olanlar halife olabilir düşüncesini yaydı. Çoğunluğu gene, herhangi bir müslümanın halife olabiidiğini söyledi. Böylelikle Muhammed’in ölümünden sonra üç halife geçti (Ebubekir, Ömer ve Osman); dördüncüsü de Ali idi. Ali’yi tutanlar bunu bir haksızlık sayıp, çoğunluğu olan Sunnilerden ayrıldı (‘Şia’ sözü zaten ‘bölme, parça’ demektir).

Aleviler de Şiilerin en aşırı gruplarındandırlar. Ali’yi neredeyse Allah olarak taparlar. Alevilerin arasında ‘ocak’ ve ‘talip’ denilen bir ayrım var: ocaklar, Ali’nin soyundan geldiğini söyleyenlerdir ve daha üstün bir yer tutarlar. Öbür, sıradan olan ‘talipler’le evlenmezler. Sunni müslümanlar Alevileri hor görürler, müslüman olarak kabul etmezler. Onları murdar sayıp haklarında her türlü kötü laf söylerler. Kendilerine bu türlü baskıya karşı koruyabilmek için Aleviler, bütün Şiiler gibi, ‘takiye’ diye bir öğretiş çıkardılar: korkunç durumlarda insan kendi inançlarını saklayabilir, hatta yalan söyleyebilirmış.

Aleviler, Şii oldukları ve İran sınırına yakın yaşadıkları için, Osmanlı zamanda

Sanki örs ile çekiç arasında kalmışlardı. İran bugüne kadar Şii’dir ve İran emperatorluğu Osmanlıların baş düşmanı idi. Aleviler tarih boyunca İran’ı destekledikleri için, osmanlılardan düşman gözüyle bakılıp baskı altında yaşardılar. Bu baskıya karşı dayanabilmek için, Aleviler sadece birbirleriyle evlenmeye başladılar. Kendi inançlarını da saklı tutup dışarıdakilere açmaz oldular.

Türkiye aslında birçok halkların ve kültürlerin yanyana yaşadığı bir devlettir. Buna karşın, 70 seneden beri sanki tek bir halk varmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Şimdi ise, hükümet bunun daha fazla mümkün olmadığını anladı ve Avrupa topluluğuna girebilmek için bu politikadan yavaş yavaş uzaklaşıyor. Birçok gazetelerde Türkiye’de yaşayan çeşitli halklar hakkında yazılar çıkmaya başladı. Büyük kasabalarda Aleviler bürolar ve merkezler açtı. Okumuş Aleviler kendi kültürü, tarihi ve adetleri hakkında açıkça konuşmaya başladı.

Aleviler için din bir yürek meselesidir, sadece dıştan birtakım ritual yapmak onlara ters geliyor. Toplantılarında şarap içerler, müslümanlığın beş ‘direkleri’ne (kelime-i-şehadet, namaz, oruç, zekat ve hac) önem vermezler. Kuran’ı okurlar, ama onun ayetlerine bambaşka, sembolik bir anlam verirler, düz anlamını red ediyorlar. Kuran’ın dışında ‘buyruk’ dedikleri başka kutsal kitaplara da saygı duyarlar. Alevi kadınlar başörtü takmazlar ve toplantıda erkeklerin yanında yer alırlar. Aleviliğin öğretişine göre, tanrıya tapınmanın en yüksek derecesi, Allahla birleşmek demektir; kaldı ki, ancak çok az Aleviler bu dereceye eriyorlar. Sevgi ve af etmeye çok önem veriliyor. Aleviler, hırsızlık, yalan ve zinaya çok karşıdırlar. İyi bir Alevi, ‘eline, diline ve beline’ hakimdir.

Alevilerin en yoğun olduğu yerler, orta ve doğu Anadolu’dur. Oradaki köyler hala epey geri kalmış sayılıyor. Ama birçok Alevi artık Türkiye’nin büyük kasabalarına ve Avrupa devletlerine taşınmıştır.

Türkiye’deki Mesih imanlıların çoğu, Alevi ailerlerden gelmiştir, çünkü öğretiş ve adetler bakımından Alevilik Hristiyanlığa daha yakındır, ne kadar Sunnilik.

DUA KONULARI:



Türkiye’nin doğusunda yaşayan kadınlar


Harita: 27



Türkiye’nin doğu tarafı, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi büyük kasabalara benzemez. Orada yaşayan kadınların hemen hemen hepsi müslümandırlar. Yaşamları kolay değildir: bir tarafta jinsler, öbür tarafta başörtü. Bir tarafta eski adetler ve dini inançlar, öbür tarafta modern bir yaşam. Kimi kızlara okula gitmek bile yasak ediliyor. Evleninceye kadar ana babalarının evlerinde yaşarlar. Başka kızlar gene, üniversiteyi bitirene kadar okurlar.

Ama Rabbimiz bu kadınları da seviyor, kendini değişik yollarda onlara tanıtıyor. Bunu göstermek için, burada bir örnek olarak 17 yaşındaki Selma’nın yaşamından anlatmak istiyoruz. Anası ve babasıyla doğu Türkiye’nin büyük bir kasabasında yaşıyor. Onun evi 10 katlı bir binanın bodrum katındadır (izba). Evde yedi kardeştirler. Selma’nın babası kapıcıdır. Bu zanaat Türkiye’de çok geçerli: apartmentlerin arasındaki merdivenlerini temiz tutuyor, komşuların bokluğunu atıyor, ve bakkaldan istedikleri alış veriş yapıyor. Kışın kaloriferin ocağında kömür yakıyor.

Selma’nın anlattıkları da şöyle: Babası korkunç bir yangında yandı. Doktor demişti ki, “Babanızın yaşamasını ancak 5% olarak bekliyorum. Bedeninin bütün yukarı tarafı, yüzünün ve boynunun çoğu yanmıştır. Daha iyi, onun cenazesini daha şimdiden hazırlayın”. Selma devam ediyor:

“Bunu duyunca, gözlerim karardı. Bu kaza nasıl olabildi ki? Babam ocağı yakarken bir patlama oldu. Şimdi babam hastanenin ‘yoğun bakım’ (intenzivno) bölümünde yatmaktaydı ve acılar içinde kıvranırdı. Babam hastanede uzun haftalar yattı. Bu arada kızkardeşim Fatma bizim blokta yaşayan iki yabancı kadınla tanıştı ve arkadaş oldular. Kadınlar babam için sürekli dua etmeye başladılar. Fatma da bunu işitince şaştı. Babamın durumu gittikçe iyileşti. Bugün onun hala hayatta kaldığı, aslında büyük mucizedir. Fatma o kadınlarla daha fazla vakıt geçirmeye başladı. Onlar da İsa Mesih hakkında anlatmaya başladılar: hem bedenlerimizi, hem de ruhlarımızı iyileştiren tek doktor odur. İsa’nın yaşamı hakkında bir film seyrettikten sonra, Fatma İsa’ya iman etmeye karar verdi. Ayrıca fark etti ki, nasıl babamız kadınların dualarıyla yavaş yavaş iyileşti. Fatma pazar günleri İsa’ya iman eden başka arkadaşlarıyla toplantı yapardı. Tabii ki, beni de davet etti. Gitmeye başladım. En başta konuşulan sözlerden pek bir şey anlayamadım. Ama sonra Allah yüreğime dokundu. Babamın nasıl iyileştiğini bir türlü aklımdan çıkaramadım. Biliyorum ki, Allah babamın yaralanmasını ve sonra iyileşmesini sadece bizi imana getirmek için kullandı. İsa’ya iman etmeye fırsatım olduğu için sevinçliyim. Beni seçip çağırdığı için Allahıma minnettarım. Kimi defa acı olayları kullanıyor, daha iyi bir şeyi meydana getirmek için kullanıyor. Bizi iyileştirmek istiyor, kendini daha yakın çekmek istiyor. Ona hamdlar olsun!”

Doğu Türkiye’de yaşayan birçok kadın okuma yazmayı bilmiyorlar, ya da okuma alışkanlıkları yoktur. O durumlarda Rab, en fazla İsa filmini, daha sonra da mucizeler, rüyalar, özel olaylar ya da imanlılarla olan arkadaşlıkları kullanıyor.

DUA KONULARI:



bölge: Muğla (Türkiye)

yaklaşık 700.000 kişi – Harita: 27






















Türkiye'nin Muğla sancağı, Akdeniz kıyısında bulunuyor. Aşağı yukarı 13.000 km2 kadar büyüktür, 700.000 kişi orada yaşıyor. Bu sancak, sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada biliniyor, çünkü Bodrum, Marmaris ve Fethiye adındaki kasabalar her sene milyonlarca turist tarafından ziyaret ediliyor. Bütün Türkiye'de en çok Muğla sancağı deniz kıyılarına sahiptir. Çok fazla turist geldikleri için, oranın halkı Avrupalı sistemi ve kültürüne daha açıktır. Sözde herkes müslümandır, ama derinden kendi dinine bağlanan kişiler az. Öbür tarafta birçok Türk, Avrupalı turistlerin hareketlerini görünce onları 'hristiyan' sanıyorlar ve böylelikle Mesih'in adı batıyor. Gezgincilik ve sarfoşluk hristiyan hayatının bir normal parçası olarak görüyorlar. Bu yüzden, aslında yeni fikirlere açık olan halk, Hristiyanlığa sıcak bakmıyor. Çok az kişi camiye gidiyor, ama gene de halkın 99% müslümandır.

Mesih'ten sonra ilk yüzyıllarda, Muğla sancağında çok sayıda imanlı yaşadı. İncilde (Apo 27:7) Knidos kasabası geçiyor. Bugün Yunanistan'a bağlı olan Kos ve Rodos adaları da, Muğla'nın kıyısına çok yakındır, hatta görülüyor. Muğla sancağı için tipik bir baca var, sadece burada yapılıyor. Yukarıdan baktığın zaman, bir haça benziyor. Halkın anlatmasına göre, eskiden burada yaşamış olan Hristşyanlar bu biçimi seçmişlerdir.

Muğla sancağının merkezi, aynı adını taşıyan 50.000 kişilik kasabadır. Eski, tarihi kasaba merkezi çok güzeldir. Aynı zamanda orada bir üniversite var. Muğla kasabasında çok yabancı yaşamıyor, ama gençlerin sayısı çok yüksek. Bu sancağa müjdeyi yaymak için, bu kasabadan başlamak lazım. Şu anda ancak çok az yerli imanlı var. Onları bir araya getirip, sağlam topluluklar oluşturmak, Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi, burada da çok zordur. Yeni imanlılar, daha sağlamlaşmadılar ve daha çok incili okumaya ihtiyaçları var. Muğla, dışarıdan çok açık bir görünüm veriyor, ama müslümanlıktan gelme bir avuç insan var; onlar da etraftan çok fazla baskı görüyorlar. Onlar için iş yeri ya da evlenecek bir eş bulmak çok zor oluyor.

DUA KONULARI:



Türkiye'deki Zazalar

Harita: 27, 25





Bulunduğumuz kasabada arabalardan daha çok eşek var. Eşekler kolaylıktır: her yerde onların tankını doldurabilirsin. Öyle bir kasabayız ki, galiba sokaklar yapmaya gerek duymuyorlar. Orada nasıl bir halk yaşıyor diye merak ediyorsun? Biz de sokaktan bir kişiye sorduk:

"Sen Türk müsün?" - "Evet, Türküm."

"Kürt müsün?" - "Evet, Kürdüm.

"Zaza mısın?" - "Evet, elbette Zaza'yım"

Asıl meseleye gelince adam cevaplarını gittikçe kendinden daha emin bir sesle cevap veriyor. Nasıl oluyor bir kişi bu kadar kolay bir soru cevap vermekte o kadar zorluk çekiyor? Bu halkın tarihine bakmış olursak, adam neden zorluk çektiğini anlayacağız.

Zazalar aslında ne Türk, ne de Kürttür. Türkiye'nın doğu tarafında yaşarlar ve kendi diline, kendi tarihine ve kendi kültürüne sahiptirler. Ve gene de bugüne kadar ayrı bir halk olarak kabul edilmiyorlar. Kendi dillerinde kitapları yoktur, sadece kuşaktan kuşağa anlatılan hikayeler var. Bu dururm sebep oluyor, Türkiye devletinin içinde çok zayıf bir durumda yaşasınlar.

Türkiye Cumhuriyeti (republikası) 1923/24 senesinde kuruldu. O zamandan beri Türkiye hükümeti bütün azınlıkları 'eritmeye', yani Türk halkına katmaya çalıştı. En azında 50 değişik halk yaşıyor Türkiye'de, ama hükümet eskiden beri her halka engel oldu, kendi tarihini ve kültürünü araştırsın. Böylelikle halkların kendini tanımaları, kendilerini bir halk olarak hissetmelerine engel oldular. O yüzden Zazalar, 3-5 milyon oldukları halde, tanınmayan bir halktır. Sadece Almanya'da 250.000 Zaza yaşıyor. Sanılıyor ki, halkın en azında yarısı ya Avrupa ve Amerika'ya göç etti, ya da Türkiye'nin büyük kasabalarına taşındı.

Zazalar içlerinden de bölünmüştür: Zazaların kuzey dalı, Alevilerdir, o da Sunnilerin çoğundan müslümanlığın bir parçası olarak kabl edilmiyor. Ama Zazaların güney dalı Sunnidir. Bu bölünmüşlük sanki birbirlerinden farklı iki halk yarattı: iki grup çok farklı dialektler konuşuyor, öyle ki, birbirleriyle neredeyse konuşamıyorlar (Bulgarca ve Rusça gibi). Onun için her iki gruba ayrı İncil tercümesi gerekiyor.

Zaza'nın kuzey grubu için İsa filmi hazırdır, güney grubu için henüz çalışıyorlar. Zazaların çoğu, özellikle 50 yaşından büyük olanlar, okuma yazmayı ya bilmezler, ya da sevmezler. Öyle halklar için İsa filmi daha da önemlidir. Ayrıca okuma yazma dersleri veren öğretmenler lazım olacak. Bütün İncili kasetlere yazmak Zaza halkında büyük değişiklik yaratacak.

Gurbette yaşayan Zazaların arasında kimi aileler İsa'yı kabul etmişler. Ama ne yazık ki, Türkiye'den henüz öyle haberleri alamıyoruz; orada ancak bir avuç imanlı vardır. İsa Mesih'in sözleri bir kere Zaza diline çevrilmiş olsun, bu durum çok çabuk değişecek.

DUA KONULARI:







halk: İstenilmeyen bir halk - Kürtler


Harita: 25

Kürtler bugüne kadar bütün dünyada dağınık olarak yaşarlar. ‘Kürdistan’ denilebilen kendi devletleri yoktur. Gene de bu söz ‘Kürdistan’ kullanılıyor, ve bütün Kürtler onun nerede bulunduğunu bilirler: doğu Türkiye, kuzey İrak, kuzey Suriye, kuzeydoğu İran ve Ermenistan’ın bazı yerlerinde. Bunun dışında, Avrupa ve Amerika’da yaşayan birçok Kürt de var. Birbirlerinden çok farklı Kürtçe diyalekler (ya da diller) vardır. Mesela, İrak’taki Kürtler ‘Sorani’ dilini konuşuyorlar, Türkiye’dekiler gene, ‘Zazaca’ ve ‘Kurmanji’.

Kürt halkının tarihi çok dalgalı geçti. Hem başka halklarla, hem de kendi aralarında sürekli savaş yaptılar. Hem doğal afetlerden (bedstviya), hem de altında yaşadıkları hükümetlerinden büyük çeki gördüler. Tarih boyunca, Kürt halkı başka devletlerin oyuncağı oldu. 1980-1988 yılları arasında Saddam Hüseyin kuzey İrak’ta binlerce Kürt köyü yok etti. 50.000 – 200.000 arasında Kürt öldürüldü. Mesela, 1988 senesinde Halepçe kasabasında bir günde 5.000 kişi zehirli gazlarla öldürüldü. Yarım milyon kişi zorla başka yerlere sürgün edildi; 8.000 erkek de ‘kayıp’ edildi. Bir kadının altı oğlu vardı; Saddam Hüseyin’in askerleri gelip kadını üçü seçmeye zorladılar, onlar kurşuna dizildi, öbürleri serbest brakıldı.

Bunun gibi olaylar, İrak’taki Kürtlerin tarihini ve anılarını etkilediler. Kuzey İrak’ta hemen hemen her ailede maynlardan ölenler, işkencede ölenler ya da savaşta düşenler oldu. Bu kadar büyük bir acıyı düşünebilir miyiz? Bu yaraları iyileştirebilen sade Rabbin kendisidir.

Kuzey İrak’ta şu anda yaklaşlık 3,5 milyon kişi UNO askerlerinin korunması altında yaşıyorlar; bunların büyük çoğunluğu Kürtlerdir. Saddam Hüseyin’in korkunç rejimini dize geitrmek için, batılı devletler uzun seneler ambargo koydular, yani İrak’ın başka devletlerle ticaret yapmasını yasak ettiler. Bunun sonucu olarak, İrak devleti çok geri kalmıştır ve zor kalkınacak. Fakirlik gittikçe artıyor. Bugünlerde halkın 60% UNO’nun yardımlarına muhtaçtırlar.

Kuzey İrak’ta çalışan bir imanlı, gördüklerini anlatıyor: “Pazartesi günü 1.500 hanelik bir köye gittik. Bütün evler, daha iyi külübeler diyeyim, kaçak olarak yapılmışlardı. Çünkü yüksek kiraların yüzünden kimse kasabalarda yaşayamıyor. Bu insanların kafasında bir çatısı yoktur. Köyün bütün sokakları sade çamurdur. Kanalizasyon, su sistemi ve elektrik yoktur. Köydeki ana caddeden (glavna) geçerken, arabamızın tekerlekleri deli gibi dönüyorlar, çünkü çamurdan çıkamıyoruz. Birkaç kızan görüyoruz; yalınayak ya da bütün yırtık ucuz pabuçlarla çamurda geziyorlar. Çamur onların dizlerine kadar geliyor ve hava soğuktur, sıfır derece. Ne kadar üzüntü dolu bir yer brası! Buradaki insanlar büsbütün umutsuzluk içinde yaşarlar. Kızanlar kendi ana babaları tarafından red ediliyor, başka akrabaları da onları kendi işleri için kullanıyorlar. Bu insanları kimse istemiyor!”

İşte, fakirlik, ziyanlık ve geri kalmışlık için çırpınan bu insanlar için islamiyetin hemen hemen hiç önemi yoktur. Müslümanlık bu insanların ihtiyaçlarına karşılık veremez. Kürtlerin çoğu Alevidir, demek sıradan Sunni müslümanlıktan zaten uzaktırlar. Onlar için müslümanlık daha fazla kendi kültürünün bir parçasıdır. Kuzey İrak’ın insanları bir umut arıyorlar, rahat edecekleri bir yuva arıyorlar, kendi ihtiyaçlarına ve ziyanlığına acıyan birini arıyorlar. Onları oldukları gibi kabul edecek birini arıyorlar. İsa Mesih’e muhtaçtırlar.

DUA KONULARI:


özel durum: Afganistan’daki kızanlar

yaklaşık 12 –14 milyon kızan - Harita: 28



Afganistan’da kimi kızanlarla konuşuyoruz; hepsi ayrı ayrı dertler anlatıyor: “Raketaları evimize yağdırdılar, o geceden sonra Hamid geceleri uyuyamıyor”. “Bibigül’ün babasını onun gözleri önünde öldürdüler. O günden beri tek bir söz bile konuşamadı”. “Üç seneden beri mülteci kampında (lagerde) kalıyoruz. Bu üçüncü kıştır, ısıntırmak için bir şey bulamıyoruz”.

Afganistan, yirmi seneden beri savaş içinde bulunuyor. Bu savaşlar bütün kızanların yüreklerinde derin yaralar brakmıştır. Şimdi büyüyen kuşak, bir gün olsun, barış yüzünü görmemiştir. Bu şimdiki kuşak tek bir ders öğrendi: “Bütün problemlerini kaba kuvvetle çözebilirsin”. Bütün devlette korkunç fakirlik var ve yeterince hastane ve doktorlar bulunmuyor. Onun için Afganistan’da doğan her yüz bebekten 257 kızan beş yaşını doldurmadan ölüyor; bu da bütün dünyanın en yüksek protsentlerdendir. Bunların çoğu ağır hasta değildir, ilacı kolay bulunan hastalıklardan ölüyor.

Bir sene önce fanatik müslüman taliban hükümeti düştü, ama gene de devlette huzur ve sakinlik bulunmuyor. Alt yapı, yani sokaklar, kanalizasyon, yollar, demir yolları v.s., büsbütün çökmüştür. Hala her ay çeşitli gruplar birbirleriyle savaşıyorlar. Afganistan yüksek dağlarla kaplı bir yerdir, onun için hükümet için en ırak köşeleri kontrol etmek çok zordur. Milyonlarca aile savaştan komşu devletlerine kaçmıştır (en çok Pakistan ve İran’a). Savaş sona erdikten sonra, yavaş yavaş kendi köyleri ve kasabalarına dönüyorlar. Ama oraya geldikleri zaman bütün köyün ya da mahallenin yok olduğunu görüyorlar. Savaşta çoğu kişilerin evleri bombalanmıştı. Böylelikle kendi devletinde göçmen oluyorlar. Evsiz barksız, boş boş gezmek zorundalar. Çoğu da iş bulamıyor, onun için kızanların çoğu fukaralık ve açlık içindeler.

Afganistan’ın kızanlarına yardım etmek için değişik organizasyonlar uğraşıyor.

Mesela, başkent Kabul’da birçok yıkık evlerde okullar kuruldu. Gene de, herşey normal duruma dönene kadar, gerçek barış olana kadar, daha uzun yıllar geçecek.

Bütün bu acılık ve perişanlık içinde gerçek umut veren ve yolu gösteren tek biri var: o da İsa Mesih’tir. Evler tekrar yapılabilir, iş yerleri yeniden kurulabilir, ama kırık yürekleri sarabilen bir tek Odur. Fakat ne yazık ki, şimdiye kadar ancak çok az kızan Onun adını duymuştur. Bu özellikle Afganistan’ın ırak yerleri için geçerlidir. Öyle yerler var ki, yüksek balkanlarda bulunuyor ve yalnız eşeklerle, günlerce yayan gitmekle ulaşılabilir. Orada elbet de hiç kimse henüz müjdeyi duymuş değildir. Büyük kasabalarda gene, Talibanların etkisi hissediliyor. Onlar halkı Hristiyan devletlere, hatta bütün Hristiyanlara karşı kışkırtmışlardı.

Müjde yaymanın en güzel yolu radyo yayınlarıdır. Birbirlerinden uzak ve tek başına yaşayan imanlılar var. Onlar için radyo programları ruhsal yiyenti için tek kaynaktır. İmanlı kitaplar ancak çok zor bulunuyor, hele hele kızanlar için kitaplar. Onun için bu devlette müslüman kızanlar için İsa’nın müjdesini duymak nerdeyse imkansızdır. Talibanlar düştükten sonra bile Afganistan çok koyu bir müslüman devletidir ve hristiyanlık hakkında konuşmak, gene de çok yasaktır. Büyük müjdeleme olayları (evangelizatsiyalar) aslında daha çok zarar getiriyor, çünkü onların arkasından hükümet daha sıkı yasalar çıkarıyor. Birçok imanlı pratik bir biçimde yardım edip bedensel ihtiyaçlara karşılık vermeye çalışıyor.

Fakat Afganlı kızanların hepsi Afganistan’da yaşamıyorlar. Son yirmi sene içinde halkın üçte biri (sekiz milyon kişi) başka devletlere kaçmıştır. Afgan aileler hemen hemen dünyanın her bir devletinde bulunuyor. Tabii ki, o devletlerde bulunan Afganlı kızanlar için İsa’nın müjdesini işitmek daha kolaydır. Öbür taraftan kimi Afganlı aileler, yurt dışında iken daha fazla müslümanlığa sarılırlar. Bu durum başka devletlerde bulunan Afganlı kızanlar için çok büyük zorluk getiriyor. Yaşadıkları devletin kültürü başka, kendi hanesinin kültürü başkadır.

DUA KONULARI:



Kazakistan (orta Asya)


Harita: 28

Kazak arkadaşım geöen gün beni kasabamızın en yeni toplantısına davet etti. Heyecanla yola çıkıyorum. Toplantı bir imanlının evinde olacakmış. Ben tam zamanında geliyorum ama toplantı daha başlayamıyor, çünkü henüz pek kimse gelmedi. Yarım saat içinde hem yaşlı, hem genç birçok Kazak teker teker o eve gelmeye başlıyorlar. Çoğunlukla güleryüzlüdürler, ama kimileri de çok ciddi bakıyorlar. Daha fazla kadın geliyor. Hepsi de Kazakça, yani Türkçeye yakın olan bir dil konuşuyorlar.

Şimdi hepimiz oturma odasında oturuyoruz, çoğumuz yerde. Şaşkınlıkla fark ediyorum ki, yaklaşık 30 kişi gelmiştir. Birisi kısa br dua ettikten sonra, gitarasını eline alıyor. Belli ki, uzun zamandan akord yapılmadı, ama bu herhalde ilahi söylemeye engel değildir. Arka arkaya ilahi söylüyorlar.

Toplantınn güdücüsü bana anlatıyor, nasıl son zamanlarda sevindirici şeyler olurmuş. Sekiz kişi 'yola gelmiş' (yani İsa Mesihin yolunu tutmaya karar vermişler). Kazakların hayatında misafirleri kabul etmek çok önemli bir şeydir, o yüzden böyle toplantılar onlara gayet normal geliyor. Ama bugünkü amacımız sadece sıradan misafirlik yapmak değildir. Herkes kendini tanıştırdıktan sonra, İncilden bir parça okuyorlar. Vaaz ediliyor, ama bana göre o vaaz daha fazla bir sohbete benziyor. Arkasından okunan parça üzerine herkes fikrini veriyor. Toplantıyı güden karı kocanın en baştaki amacı sanki ders vermek ya da önderlik yapmak değildir. Ama birer ruhsal anne ve babadırlar; amaçları 'yeni doğan' ruhsal evlatlarına bakmak ve temiz yürekten onalara sevgi göstemektir. Bunu görmek harika bir şeydir.

Toplantı devam ediyor: şimdi herkes kendi hayatından paylaşıyor. Herkes son hafta içinde çok şeyler yaşamıştır. Yaşlı bir Kazak kadın yüksek sesle konuşmaya başlıyor: "Hatırlıyor musunuz, ben bir ay önce neydim? Hep sinirli ve huzursuz idim. Ama şimdi bende bir fark görüyor musunuz?" Başkaları da onun söylediklerini doğruluyorlar, gerçekten bir ay içinde çok değiştini söylüyorlar. Herkes bir sesle bu mesele için Allaha şükür ediyoruz.

Belki bu topluluğun 'asıl toplantı yeri'ne ihtiyacı yok. Ve gitarayı akord etsen de, bu insanların beraberliğini etkilemeyecek. Duam şu ki, bu kasabanın her bir sokağında böyle bir hane bulunsun - asıl bir 'Allahevi'.

Kazakistan kocaman bir devlettir - bütün batı Avrupa kadar (2.700.000 km2 - Bulgaristan'dan 26 ve Türkiye'den 4 kat büyük). Orada 16 milyon kişi yaşıyor - bunların 60% Kazak, 25% de Rustur. Resmi dil (ofıtsialen ezik) Kazakçadır ama halk birbirleriyle daha fazla Rusça konuşuyor. Kazaklar çoğunlukla halk islamiyetine inanırlar. 1990 senesinde hemen hemen hiç Kazak imanlı yokken, bugün 10.000'den fazla imanlı olduğu sanılıyor. Çok şükür Rabbin halkı gittikçe büyüyor.

DUA KONULARI:



devlet: Özbekistan

25 milyon kişi - Harita: 28




Rüzgar en sonunda biraz dindi. Anorahon adındaki kadın derin bir ah çekip evinin avlusuna göz gezdiriyor. Tam süpürmeyi bitirmişken, bütün avluyu bir daha süpürmek lazım, çünkü rüzgar ince bir kum getirip onu her tarafa saçtı. Eğilip süpürgeyi eline almak istiyor. Derken duraksıyor: birisi süpürgeyi başaşağı bir köşeye koymuş. Korkudan canı boğaza geliyor. Kendi kendine sormaya başlıyor: acaba birisi ona fenalık mı yapmaya kalktı, yoksa birhangi kızan mı o süpürgeyi dikkatsizce öyle brakmış? Çünkü Anorahon’un halkında şöyle bir inanç var: süpürgenin telleri aşağa baktı mı, süpürgenin içindeki kötü ruhlar aşağıya düşebilir. Anorahon avluyu acele acele süpürüyor. Bittikten sonra hemen bir komşu kadına gidecek, birtakım dualar ve okumaklarla o kötü ruhların kuvvetinden kendini korumaya bakacak.

Anorahon’un durumu Özbekistan’daki müslümanlar için tipiktir. Özbekistan eski Sovyetler Birliğinde idi, ama 12 sene önce ayrı bir devlet oldu. Oradaki müslümanlar iki dünya arasında kalmışlar: bir taraftan yeni, modern bir dünyada yaşamak istiyorlar, öbür tarafta eski adetlerini devam etmeye çalışıyorlar. Ayrı bir devlet olduktan sonra, Özbekistan’da islamiyet giderek önem kazanmıştır. Ama bu islamiyetin içinde halk inançları daha büyük bir rol oynuyor. Gene de Sunni müslüman olan Özbekler bütün orta Asya’da en dindar halk olarak biliniyorlar.

Özbekistan’da toplam 25 milyon kişi yaşıyor, ama onların sadece 16 milyonu Özbektir. Geri kalan halklar en çok komşu halklarıdır: Kazaklar, Kırgizler, Tacikler ve Türkmenler. Ayrıca çok sayıda Ruslar var; ama onlar etraftan büyük baskı gördükleri için giderek daha fazla dışarıya göç ediyorlar. Özbekistan’ın güney taraftaki komşusu Afganistan’dır. Bildiğiniz gibi, Afganistan yaklaşık 25 senedir savaş görüyor ve o yüzden perişan bir durumdadır. Özbekistan üzerine birçok yardımlar oraya akıyor. Özbekistan’ın batı kenarında kocaman Aral Gölü var (Bulgaristan’ın yarısından daha büyük), oradan da doğudaki Pamir Dağlarına kadar uzanıyor. Uzun seneden beri Sovyetler zamanında Özbekistan’da en fazla pamuk yetiştirilmişti ve o amaç için Aral Gölünden çok fazla su çektiler. O göl şimdi yok olmanın üzerinde, o da bütün komşu devletleri için büyük bir felakettir.

Özbekistan’ın çoğu boş duruyor; sadece ırmakların kenarındaki derelerde ve sulanmış olan köylerde insan yaşıyor. İnsanların çoğu çiftçilik, zanaatlar ve ticaretten geçiniyorlar. Komunist sisteminin düşmesinden sonra, fabrikaların çoğu işlemez oldular ve bütün branşlar yok oldu. O da büyük işsizliğe sebep oldu. Ama aynı zamanda halka izin vermiyor, serbestçe firma kursunlar ya da ticaret yapsınlar. Böylelikle insanlar için kendi hanelerine bakmak giderek daha zor oluyor. Hayatın standardı gittikçe düşüyor ve halkın arasındaki huzursuzluk artıyor. Fanatik müslümanlar bu umutsuzluğu ve huzursuzluğu ustaca kullanıyorlar. Halka kendilerini tek çare olarak tanıtıyorlar.

Gene de bugünlerde birçok Özbekler İsa’yı Rab olarak tanımaya başladı. Devletin birçok yerinde toplantılar oluştu. Bunların bazıları daha Rusça konuşmaya ve Rus kültürünü devam ediyorlar. Ama aynı zamanda asıl Özbek toplantılar da var ve sayıları gittikçe artıyor. Hükümet çok sıkı bir kayıtlama (registratsiya) rejimi uyguluyor, ama hemen hemen hiç bir topluluğa izin verilmiyor. Bu yüzden toplulukların çoğu kaçak olarak devam ediyorlar. Kaçak toplantı yapmanın cezası da çok büyüktür, mahpus cezası da veriliyor. Demek, Özbekistan’daki imanlılar serbestçe toplanabilmek için büyük riske giriyorlar.

Yeni Ahit’in bütünü ve Eski Ahit’in kimi kitapçıkları Özbek diline çevirmişler. Ama ne yazık ki, bugüne kadar çok az insanın fırsatları olmuştur, İsa’nın iyi haberini duysunlar. Devlet incil ve başka imanlı kitapların basılması ve satılmasını kısıtlamaya çalışıyor. O yüzden bugüne kadar henüz çok az sayıda İncil ve başka kitaplar dağıtıldı.

DUA KONULARI:


Taşkent kasabası (Özbekistan)

Harita: 28



Taşkent Özbekistan'ın başkentidir. Çölün ortasında büyük bir oasis (vaha) içinde ve Çirçik ırmağınn kenarında bulunuyor. Taşkentin ötesinde Kitay'ın (Çin'in) sınırı olan kocaman Tien Şan Dağları görünüyor. 2,3 milyonluk bu kasaba, Orta Asya'nın en eskilerinden biridir ve en eski zamanlardan beri çok önemli ve ticaret ve dinlenme merkezidir. Çin'den gelen kervaneler İpek Yolu'nda ağır ağır ve ancak zorlukla ilerlerdiler ve Taşkent'te dinlenirdiler. Eski paralara baktığımızda anlıyoruz, Taşkent'in tarihi ne kadar önemlidir.

1966 senesinde Taşkent korkunç bir zelzelede perişan oldu. Ama onun arkasından yeniden yapıldı, hem de eski halinden daha da güzel oldu. Bugün bütün orta Asya'da sadece Taşkent'te bir metro sistemi var.

Halkın en çoğu Özbek'tir; onun yanında gene de çok sayıda Ruslar bulunuyor, ayrıca Tacikler, Kazaklar, Karakalpaklar ve Koreliler. Taşkentte verilen kararlar bütün orta Asya'yı etkiliyor, çünkü Taşkent en büyük kasaba ve en önemli ticaret ve fabrika merkezidir. Bütün demiryolu, kara ve hava trafiği de buradan geçiyor.

Özbekler kendi ailelerine çok bağlı ve misafir karşılamayı çok severler. Evin kapısından geçen herkesi kabul ederler. Özbeklerin bir atasözü var: "Bir misafire kendi babandan daha fazla saygı gösterilmeli". İşte, misafirperverlik o kadar önemlidir onlar için. Özbek bir evin kapısını çaldığında seni çok büyük içtenlikle selamlarlar, en uygunsuz zamanda gelmişsen bile. Özbekler şöyle derler: "Misafir kabul etmedin mi, evin ne işe yarıyor? Allah kimi kapımıza getirirse, ona bakmalıyız." O da ailenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Anne ve babanın saygıları büyüktür ve evlatlardanbekleniyor, hayat boyunca onlara baksınlar.

8. yüzyilda Araplar orta Asya'yı ele geçirmeye başladılar ve kendi dinini de getirdiler. Bugünlerde Özbeklerin büyük çoğunluğu Sunni müslümandır, ama gene de çok ruhçuluk inançlarına bağlıdırlar. Taşkent kasabasının 90% müslümandır, ama bunun içinden çok kişi kendini dinsiz olarak tanıtıyorlar. O da komunizmin etkisindendir.. Ayrıca değişik denominasyonlardan (mezhep) 100.000 hristiyan yaşıyor. Bunlar çoğu elbette sadece adça hristiyandırlar ve Asyalı olmayan halklardandır, mesela Ruslar. Gerçekten imanlı gibi yaşayan hristiyanlara baskı bekliyor. Müslümanlara müjdeyi tanıtmak yasaktır. Kim dinini değiştirmeye kalkarsa, hemen ailesi ve halkından engel görüyor.

DUA KONULARI:


Fergana vadisi (Özbekistan)

Özbekistan orta Asya'da bulunuyor, Fergana vadisi de Özbekistan'ın en kalabalık ve işlek tarafıdır. Yüzlerce sene önce 'İpek Yolu' ('Koprinen Pıt') denilen ticaret yolu Avrupa'yı Çin'le (Kitay) bağlardı. Her türlü mal getiren kervaneler Fergana vadisinden de geçerdiler. Buradan balkan geçitlerinden (prohod) geçerek Batı Çin'de bulanan Kaşgar'a gidilirdi. Fergana vadisinde en önemli kasabalar, Taşkent, Semerkent ve Buhara idiler. Çinden Avrupa'ya giden kervaneler burada dinlenirdiler.

Bugünlerde Fergana vadisi üç devlete bölünmüştür: Özbekistan, Kirgizistan ve Tacikistan; ama çoğunlukta Özbekistan'ın içindedir. Fergana'da 10 milyondan fazla kişi yaşıyor. Toprak olarak Özbekistan'ın ancak 5%'idir, ama halkın 25% burada yaşıyor. Fergana vadisi gerçekten bütün halkların bir araya geldiği ve karıştığı bir yerdir: Özbekler, Tacikler ve Kirgizler ve daha bir sürü halklar bir arada yaşıyor. Bütün orta Asya'da en kalabalık yerdir. Bütün Özbekistan'da da en önemli yer burasıdır: "Fergana'da nasıl karar verilirse, bütün Özbekistan öyle gidiyor" diye bir atasöz var.

Fergana vadisi 300 km uzundur ve toprağı çok bereketlidir. En çok pamuk yetiştiriliyor; ama meyva ağaçları da çok boldur. Eskiden beri dut ağaçları yetiştiriliyor: onların yaprakları ipek böceklerinin tek yiyeceğidir. Fergana vadisinde bol su var: bir sürü ırmak oradan geçip kocaman Sur-Derya ırmağında birleşiyorlar; o da 1000 km devam edip Aral Gölü'ne akıyor. Komunist zamanında Pamuk 'Özbekistanın beyaz altını' olarak çok aşırı fazla yetiştirilirdi. Bugüne kadar milyonlarca işçi pamuğu çok düşük aylıklar için topluyorlar; 8 yaşındaki kızanlar bile tarlalara gönderiliyor. İşçiler aç kalırken toptancılar ve tücarlar çok fazla kyar yapıyor. Devletin kanunları sanki tücarların işine karışmıyorlar. Rüşvetçilik o kadar yaygın ki, 'temiz' ticaret yapmak hemen hemen mümkün değildir.

Fergana vadisi çok zengin tarihe ve kültüre sahiptir. Özbeklerin 'beşiği' olarak kabul ediliyor. Orada yaşayan Özbekler de kendilerini 'en temiz kan' sayıyorlar. Bu tabii ki, onlarda korkunç bir gurur yarattı, öyle ki, bu gurur bugüne kadar müjdeyi yaymak için büyük engeldir. "Özbek olmak, müslüman olmak demektir"

Fergana vadisi eskiden beri tutucu ve fanatik müslümanlık için bir kaynaktı. Müslümanlar her zaman değişiklik getirmeye çalışan hükümetlere karşı koydular. 100 sene önce komunizm burada yayılmaya başlayınca, müslümanlar uzun zaman buna karşı koydular. Kimi müslümanlar daha da fanatik hareketlere katıldılar ve temiz bir müslüman devleti kurmak için kabakuvvet ve terorizmi de kullandılar. Geçenlerde kimi politik ve ekonomik problemler için protestolar yapıldı. 2005 senesinde Kirgizistan'ın Oş kasabasında mitingler yapıldı, onlar da hükümetin düşmesine sebep oldu. Bir ay sonra Uzbekistan'ın Andijon kasabasında bir ayaklanma oldu ve yüzlerce kişi öldürüldü. Aslında Özbekler barışı seven bir halktır, ama dindar fanatiklerin etkisi altında kalınca, onlar bile müslümanlığın içindeki şiddet ruhuna kurban giderler. Ne yazık ki, ancak çok az kişi İsa Mesih'te Allahla barışmaya kavuştular.

DUA KONULARI:

halk: Kirgizler (orta Asya)

yaklaşık 3,7 milyon kişi - Harita: 28




Kirgizistan Orta Asya’da bulunan aşağı yukarı 200.000 km2 kadar büyük bir devlettir (Bulgaristan’ın iki katı, Türkiye’nin çeyreği). Ama her yerde 1500-2000 m kadar yüksek balkanlar bulunduğu için, toprağın ancak 7% tarla olarak kullanılabilir. Bütün devlette 5 milyon kişi yaşıyor, ama onların sadece 65% Kirgizdir. Ayrıca Çin’de 300.000 ve Afganistan ile Pakistan’da da 150.000 Kirgiz yaşıyor. Halkın hemen hemen yarısı 14 yaşından küçüktür. Okuma yazmayı bilmeyen neredeyse kalmadı. Devletin başkenti Bişkek’tir, Kirgizlerin çoğu da orada yaşıyor.

Kirgizistan’ın tarihi çok karışıktır. 12. ve 13. yüzyılda Mongollar orasını ele geçirdiler. 19. yüzyılda Ruslar’ın etkisi gittikçe artmaya başladı ve 1937 senesinde Kirgiz Sovyet Cumhuriyeti olarak Sovyetler Birliği’ne (Sıvetski Soyuz) katıldı.

Diktator Stalin bütün Kirgiz halkını komunist öğretişlerine uygun olarak değiştirmeye denedi. Her yerde olduğu gibi, köylülerin toprağını onlardan alıp büyük kolektiflerde organize etti. Ama Kirgizler eskiden beri göçebe, gezici bir yaşam sürerdiler. O yüzden 1939 senesinden sonra Ruslara karşı koymaya başladılar. Bu çatışmalarda yüzbinlerce Kirgiz kamplarda mahpus edildi, Çin’e kovuldu ve öldürüldü. 31. Ağustos 1991 gününde Kirgizistan ayrı devlet olduğunu ilan etti. Başbakan hemen demokratik reformlar yaptı ve serbest ekonomi sistemine girdi.

Bu reformarın ardından eskiden devletin kotrolunda olan köy işleri hemen çöktü ve bütün devlet korkunç bir ekonomik krize girdi. Ama bu durum Kirgizlere fırsat verdi, eski yaşam tarzına dönsünler. Artık Kirgizlerin çoğu gene eskisi gibi gezici bir hayat sürüyorlar; Mayıs ayından başlayarak koyun ya da beygir sürülerini yaylalara götürürler, yurt denilen büyük çadırlarda yaşarlar.

Kirgizler çay içerken masal ve hikaye anlatmayı çok severler. Düğünler ve cenazeler çok büyük kutlamalardır. Bunların masraflarını karşılamak için birçok aile son kuruşunu verirler. Kirgizlerin çoğu düzgün bir işe sahip değiller. Öğretmenlerin ve hastanede çalışanların aylıkları o kadar düşüktür ki, başka işlerle para kazanmak zorundadırlar.

Müslümanlık 17. yüzyılda Kirgizistan’a geldi. Ama bugüne kadar sadece incecik bir örtüdür: onun altında eski Şamanizm ve ruhçuluk inancı devam ettiriliyor. Aslında müslümanlık hiç kök salamadı. 1991 senesinden beri Kirgiz olmanın bir parçasıymış gibi tutuluyor. Kimse müslümanlığın şartlarını yerine getirmezse de, Kirgiz olmak müslüman olmak demektir. Öte yandan islamiyetin önemi ve gücü gittikçe artıyor. Artık camisi ya da en azında mescidi olmayan köy kalmadı. Kuran mektepleri giderek daha fazla öğrenci çekiyor ve devlet okullarında da artık yeniden müslümanlık dersleri veriliyor.

“Hristiyan” sözü duyunca, Kirgizler’in aklına Rusların Ortodoks inancı geliyor. Onlar da kendilerini yüzlerce seneden beri baskı yaptıkları için, “Hristiyan” sözü de kötü bir anlam taşıyor. Fakat Rab gene de kendi krallığını genişletiriyor. Bişkek ve öbür büyük kasabalarda, müjde çok serbest olarak yayılabilir. Böylece kimisi büyük, kimisi küçük birçok topluluk kuruldu. İmanlıların sayısı 5000-6000 arasındadır. Köylerde imanlıların üzerinde büyük baskı var, hem kendi ailelerinden, hem de devlet adamlarından. Kirgizistan’ın birçok yerinde de İsa’nın müjdesi henüz hiç yayılmadı. İmansızların arasında da işsizlik çok yüksektir.

Kimi Kirgiz imanlılar kendi halkı, hem de komşu halkların arasında Rab için işlemek istiyorlar. Bu amaçla imanlıları hazırlamak için Bişkek kasabasında bir İncil okulu, hem de köyler için bir müjdecilik kursu kuruldu. Kutsal Kİtap bütün olarak Kirgiz diline yepyeni çevirildi. Bişkek’te bir Kutsal Kitap dükkanı var. Yabancı devletlerden gelen Rabbin işçileri için daha ihtiyaç var, özellikle öğretiş, danışmanlık ve yerli imanlılara yol göstermek konularında.



DUA KONULARI:



halk: Uygurlar (Çin, Kazakistan)

yaklaşık 10 milyon kişi - Harita: 28, 23




Uygur halkı aslında Mongolistan’dan geliyor. 1300 seneden beri ‘İpek Yolu’nun geçtiği bir bölgede yaşıyor. Eski zamanlardan beri kervaneler oradan geçip ticaret yapıyorlar. Bugün Uygurlar iki devlette yaşıyor: çoğu, yani 10 milyon kişi, Çin’in (Kitay’ın) en batıda bulunan Şin-Jiang sancağında bulunuyorlar. Bunun türk adı da, ‘Doğu Türkistan’dır. Orada Uygurların yanında, Kazaklar, Kirgizler, Mongollar, Özbekler, Hui halkı (Çinli müslümanlar) ve asıl Çinli yaşıyor. Şin-Jiang sancağı kocamandır: 1,65 milyon km2 (Bulgaristan’dan 11 kat, Türkiye’den 2 kat büyüktür) ama orada yaşayanların sayısı çok azdır. Çin hülkümeti orasını daha fazla kontrol edebilmek için, 1940 senesinden beri gittikçe daha fazla Çinli vatandaşları yerleştiriyor. Eskiden hemen hemen yokken, bugünlerde Şin-Jiang halkın 33%’dirler.

Onun dışında 500.000 Uygur Orta Asya’daki komşu devletlerinde, Pakistan ve Türkiye’de yaşıyorlar.

Yüzlerce seneden beri Uygurlar başka halklarla karışmışlardır, ve bugüne kadar o birçok Uygurların yüzünde belli oluyor. Kimisi Hindistanlılara benziyor, başkaları daha fazla Taciklere ya da Afganlılara benziyor. 1500-2000 sene önce Orta Asya’da Toharin adında bir halk vardı. Onlar bir Kafkas halkı idi, ama onların hakkında çok az biliniyor. Kimi bilim adamları bugünkü Uygurların o Toharin halkının torunları olduğunu söylüyorlar. Uygurlar en başta animist, yani cinlere tapan bir halk idi. İsa’dan 200 sene önce Budist öğretişler Hindistan’dan Orta Asya’ya yayıldı. 7. yüzyılda gene müslümanlık yayıldı. Önce müslüman tücarlar geldi, onların arkasından hocalar. Ama asıl müslümanlaştırma 8. yüzyılda başladı. Uygurlar gene de putperest ve Budist adetlerini tutmaya devam ettiler. Hatta, bugüne kadar günlük yaşamı etkileyen daha fazla o adetlerdir.

Uygur halkının içinde aslında üç ayrı grup var: dinsiz yaşayan Uygurlar, koyu müslüman olan Uygurlar ve de ‘halk müslümanlığını’ tutan Uygurlar, onlar da büyük çoğunluktadırlar. Birinci grup içinde okumuşlar, devlet memurları, ve devletin politik önderleridir. Onlarda yaygın olan düşünce ateizmdir. Çin hala komunist sayılıyor, onun için aslında onlara herhangi bir dine bağlanmaları yasaktır. Gene de bu grup içinde olan birçok Uygur, müslüman adetlerini bir kültür meselesi olarak tutarlar.

İkinci grup Uygur, koyu müslümandır. İslamiyetin bütün öğretişlerini yerine getiriyorlar ve Suudi Arabistan’dan gelen fanatik Vahabi öğretişlerinden etkileniyorlar. Onlara kalırsa bütün Şin-Jiang sancağında şeriatı, yani müslüman kanununu, geçerli kılacaklar.

Üçüncü ve en büyük olan grup ‘halk islamiyeti’ tutuyor. Onlar çoğunlukla köylü, işçi ve tücardırlar. Kutsal sayılan yerlerde toplantı yapıp, ruhlarla karşılamak için uğraşıyorlar. Orada şifa, bereket, başarı, bol evlatlar ya da kötü ruhlardan korunma için dua ederler.

7. yüzyılın başında Hristiyanlık Orta Asya’ya yayılmaya başladı. İrak, Mısır ve İran’dan başlayarak ‘Nasturi’ denilen kiliseler, İpek Yolunun üzerinde misyonerler göndermeye başladı. İlk önce çok başarılı idiler, ama sonra onların tarihi hakkında bir şey bilmiyoruz. Ancak 200 sene önce Ruslar Ortodoks inancını, ve kimi misyonerler de Katolik öğretişini bu bölgeye ulaştırdılar. Gene de pek başarılı olamadılar. 20. yüzyılda Protestant misyonlar Urumçi ve Kaşgar kasabalarından başlayarak Uygurlar arasında müjdeyi yaymaya başladılar. Bunun yanında hastaneler ve kimsesiz kızanlar için de evler kurdular. Bu uğraşıların sayesinde birçok kişi imana geldi. Ama 1930 yıllarında bütün imanlıları öldürdüler. 1939 senesinde Yeni Ahit’in Uygurca tercümesi çıktı. Bugünlerde Şin-Jiang’da yaklaşık 50 imanlı Uygur var. Komşu devleti olan Kayakistan’da gene yaklaşık 400 imanlı bulunuyor. Yeni Ahit’in yeni tercümesi çıktı, ve Eski Ahit’in tercümesi daha hazırlanıyor. İsa filmi de gösteriliyor.

Aldığımız haberlere göre asıl Çinlilerin arasında 100 milyona kadar Hristiyan bulunuyor. Bunların arasından birçok kişi Şin-Jiang’a yerleşmiştir. Onun için, onların da orada müjdeyi yaymalarını Rabden dileyelim. Ama, tabii ki, bu kolay değildir, çünkü o iki halkın arasında yüzyıllardan beri büyük düşmanlık var.



DUA KONULARI:





28