Mezmur 8



1  Ey Egemenimiz RAB,

Ne yüce adın var yeryüzünün tümünde!

Gökyüzünü görkeminle kapladın. 

2  Çocukların, hatta emziktekilerin sesiyle

Set çektin hasımlarına,

Düşmanı, öç alanı yok etmek için. 


3  Seyrederken ellerinin eseri olan gökleri,

Oraya koyduğun ayı ve yıldızları, 

4  Soruyorum kendi kendime:

"İnsan ne ki, onu anasın,

Ya da insanoğlu ne ki, ona ilgi gösteresin?" 

5  Nerdeyse bir tanrı yaptın onu,

Başına yücelik ve onur tacını koydun. 


6  Ellerinin yapıtları üzerine onu egemen kıldın,

Her şeyi ayaklarının altına serdin; 

7  Davarları, sığırları,

Yabanıl hayvanları, 

8  Gökteki kuşları, denizdeki balıkları,

Denizde kıpırdaşan bütün canlıları. 

9  Ey Egemenimiz RAB,

Ne yüce adın var yeryüzünün tümünde

1996 yılında Danimarka’da Kopenhag hayvanat bahçesi maymunlar bölümüne bir yenilik ekledi: karı koca, iki insan kafese koydular, gece gündüz orada yaşasınlar. Maksat: ziyaretçiler iyice anlasınlar ki, insan da ancak bir maymundur, bir hayvandır. Belki çok gelişmiş bir maymun, ama eninde sonunda gene sadece bir maymun. Yani, aslında Darwin’in ve evrim teorisinin 200 seneden beri söylediğini canlandırdılar.

Evet, Mezmur 8'de Davut aynı soru soruyor: "İnsan nedir?" Ve hayatımızın hızlı temposunda biz de bu soruyu sık sık unutuyoruz. Var insan, kendini çok fazla hor görüyor, kendini tamamen değersiz hissediyor. Sanki hayatın hiçbir anlamı yok, "Ben bir hiçim, hayat anlamsızdır, Ben bir hamam böceğini kadar önemsizim".

Var gene başka insan, onun tam tersini hissediyor. Sanki dünya, hatta bütün kosmos, onun etrafında dönüyor.

Bunlar henüz büyümemiş bebeklerdir. Çünkü yeni doğmuş bebeklerin hayatı öyle: ağlarsam, anam gelip beni emziriyor. Pampersimi doldurdum mu, birisi gelip onu değiştiriyor. Korktum mu, ya da canım sıkıldı mı ağlıyorum... ve hemen birisi gelip benimle ilgileniyor.

Tabii ki, bebeklerden başka bir hareket beklemiyoruz. Ama 30, 40, 50 yaşında gene öyle yaşarsan, gene öyle düşünürsen demek kendine çok fazla önem veriyorsun.

Evet, "insan nedir" sorusu çok önemlidir. Jean Calvin dedi ki, "Tanrıyı anlamak için insanı anlamalıyız ve insanı anlamak için Tanrıyı anlamalıyız". Ya da şöyle de diyebiliriz: "Allahın planında, bu evrenin içinde benim pozisyonum nedir? Allah bana ne kadar değer veriyor?"

3  Seyrederken ellerinin eseri olan gökleri, Oraya koyduğun ayı ve yıldızları,

Bugünlerde onu kim yapıyor? Karanlık bastı mı, hayat hiç değişmeden devam ediyor. Elektrik lambalar her yerde, öyle ki, gökyüzündeki yıldızları pek göremiyoruz.

Ama uzak bir yere git, tamamen karanlık içinde kal. Belli bir zaman sonra gözlerin alışıyor, daha keskin oluyor. Ve yıldızlar, hele ay ışığı, sana farlar gibi parlayacak.

Davut küçüklüğünde memlektinde, yani Beytlehem'de yaşarken, babasının sürülerini güderken, her akşam aynısını yaşadı. Ve o yalnızlık içinde Rab'le buluştu. Düşünmeye başladı:

1  Ey Egemenimiz RAB, Ne yüce adın var yeryüzünün tümünde! Gökyüzünü görkeminle kapladın.

"Her nereye bakarsam, orada seni görüyorum !" Her yerde Rabbin yüceliğini, Onun büyüklüğünü gördü. Gündüz çıplak, kaya dolu tepeleri gördü. Ama geceleyin sahne canlandı, yıldızlar sanki konuşmaya başladı. Ve ne dediler: "Beni yapan biri var, onu ara!"

Mezmur 19:1

Gökler Tanrı'nın görkemini açıklamakta, Gökkubbe ellerinin eserini duyurmakta. 

Rom 1:19

"Allahtan hakkında bilinen şeyleri açık açık görüyorlar. Allah kendisi bu şeyleri onlara açık etmiştir. 20 Allahın görünmez tarafları, hani onun kuvveti ve tanrılığı, dünyanın kuruluşundan beri görünüyor: bunlar yaratılan şeylerden anlaşılıyor. Öyle ki, insanların artık maanaları kalmasın".

Yeşaya 40:12 

Kim denizleri avucuyla, Gökleri karışıyla ölçebildi? Yerin toprağını ölçeğe sığdıran, Dağları kantarla, Tepeleri teraziyle tartabilen var mı? 

Allah gökleri ölçerken karışıyla ölçüyor: küçük parmağının ucundan, başparmağının ucuna kadar. Ama biz ona ışık yılı diyoruz.

Biz artık astronomi sayesinde bu gözkyüzünü ölçtük, yani evrenin ne kadar büyük olduğunu anlamaya başlıyoruz.

Diyeceksiniz "Işık yılı da nedir?". O bir zaman birimi değil, ama uzunluk birimi: ışık en hızlı hareket eden şeydir - bir saniyede 300.000 km. Demek ışık 1 sekunda (saniye) içinde 7 defa bütün dünyanın etrafını dolaşıyor.

Bir dakikada 18.000.000 (18 milyon), bir saatte 1080 milyon km, bir günde 25.920 milyon km - demek bir yılda 9,5 milyon milyon km.

Bu astronomide en standard uzunluk birimidir. Bir terzi kumaşı nasıl ölçerse, astronomlar da yıldızları öyle ölçüyorlar. Ama santimetre değil, ışık yılı kullanıyorlar: dokuz buçuk milyon kere milyon km.

Bu uzunluğu, yani tek bir güneş yılı, en hızlı uçakla gezmeye karar verirsen, ne kadar sürecek, biliyor musunuz? Normal yolcu uçakları çok ağır gidiyor, sadece satte 900-1000 km. Yetmez. Onun için en hızlı askeri uçağına biniyoruz: MIG-25, o saatte 3058 km yapıyor. En hızlı jet uçağı sadece 1 tek ışık yılı geçmek için 353.000 sene sürecek.

Bize en yakın yıldız Proksima Tsentauri bizden 4,24 ışık yılı uzaktır. Bunun yolculuğu birbuçuk milyon sene sürecek. Ve bu bize eeeen yakın yıldız !!

Bütün evren şimdi boydan boya 93 milyar, yani 93 milyon milyon ışık yılıdır !! Toplam yaklaşık 20 trilyon galaksi bulunuyor - yani: 20 milyon kere milyon kere milyon. Ve her galaksinin içinde ortalama 100 milyar, yani yüzbin milyon yıldız var... her yıldızın etrafında 10 tane planeta ve 100 tane ay varsa ... siz hesaplayın.

Yani, astronomi geliştikçe insanların bakışı ve dünyası da genişledi. Davut geceleyin koyunlara bakarken gökyüzüne baktı ve şaş baş kaldı, kendini küçük hissetti.

16. yüzyılda astronomlar teleskoplarla gükyüzüne bakmaya başladılar ve onların anlayışı 1000 kat büyüdü.

Ya bugün, biz okudukça kendimizi Davut'tan nilyonlarca defa daha da ufak ve önemsiz hissediyoruz.

Ve bizde bugün Davut'la birlikte aynı soru soruyoruz:

4  Soruyorum kendi kendime: "İnsan ne ki, onu anasın, Ya da insanoğlu ne ki, ona ilgi gösteresin?" 

Bugün insanlar evrene, kosmosa bakarken en birinci başka bir şey soruyorlar: "Biz kosmosun içinde yalnız mıyız? Yoksa başka güneş sistemlerinde bizim gibi düşünen yaratıklar var mı?"

Bu çok tartışılan bir sorudur. İnternet öyle kliplerle doludur. Hiç bitmeyen spekulsayonlar yapılıyor. Acaba bizim galakside kaç tane uzaylılar var? Onlarla haberleşebilir miyiz?

Hatta, 1973 uzay gemilerinde iki tabela gönderdiler, ve 4 sene sonra Voyager 1 ve 2'de bir audio/video plak yolladılar, belki milyonlarca sene sonra uzaylılar onu bulup insanlar hakkında haberdar olurlar. (Valya Balkanska'nın şarkıları da var "İzlel Delyu haydutin")

Bütün bunlar tek bir şey gösteriyor: insanoğlu bu yalnızlık düşüncesine dayanamıyor. Kutsal Kitap'ın tanrısını reddettiler, ve şimdi hayatımızın anlamı kalmadı. Gökte bizimle ilgilenen, bize sevgi gösteren biri yok.

Ama Davut karanlıkta değildi, o Rabbi tanırdı, Kutsal Yazıları bilirdi; Yaratılış bölüm 1 ve 2 biliyordu. Ve o yüzden kendi kendine cevap veriyor: "Rab insanlara ilgi gösteriyor, bizi unutmadı, bizi yalnız brakmadı."

Hatta, insanın ölçüsünü de gösteriyor:

5  "Nerdeyse bir tanrı yaptın onu"

Kitabı-Mukaddes diyor: "Onu meleklerden biraz aşağı kıldın"

Demek bunun tercümesi aacık karaşık: Onu ELOHİM'den aacık aşağı kıldın. Elohim sözü eloah'tan geliyor, yani tanrı, ya da tanrısal varlıklar ... melekler

Demek soru şimdi şudur: Bizim pozisyonumuz nedir? Tanrıdan mı aacık aşağıdayız, yoksa meleklerden mi?

Sanıyorum, onun cevabı kolay: biz Tanrıdan aacık aşağı değiliz, ama çok fazla aşağıdayız. Onun benzeyişinde yaratıldık derken, demek değil ki, Onunla aynı derecedeyiz, aynı basamakta duruyoruz. Kesinlikle. Kimse sizi aldatmasın. Kimse kafanıza o yalanları yerleştirmesin: "Sen Tanrı gibisin", ya da "Sen küçük bir tanrısın", ya da "Tanrı senin içindedir" ... bütün bunlar Aden bahçesindeki yılanın sesi: "Meyvayı ye de, gözlerin açılacak ve Tanrı gibi olacan"

Hayır, bizim posizyonumuz "meleklerden aacık aşağı".

Evet, insanoğlu Rab tarafından öyle yaratıldı ki, bir orta pozisyonu alabilsin: hayvanlarda bir beden var, ama ruh yok. Meleklerde ruh var, ama beden yok. Sadece insan sanki iki dünyanın ortasındadır: hem bedeni var, hem de ruhu var.

Ve o yüzden materyal dünyayda yaşamak nedir anlıyoruz, ama aynı zaman ruhsal bir dünyada yaşamak nedir fark ediyoruz.

Maddesel dünyada kralız, ruhsal dünyada acemiyiz, güçsüzüz.

İbraniler 2:7-9

"Sen onu meleklerden biraz aşağı kıldın. Ona şan ve şereften bir taç giydirdin. Ve ellerin neler yaptıysa, onu herşeyin üzerine koydun. 8 Evet, her şeyi onun ayaklarının altına koydun."

Madem Allah her şeyi onun altına koydu, demek kalmadı bir şey, onun altında olmasın. Ve gene de, şimdi henüz görmüyoruz ki, her şey onun altında olsun.

9 Ama İsa'yı görüyoruz: O, kısa bir zaman için, meleklerden aşağı kılındı, Allahın merhametine göre, herkesten için ölümü tatsın diye. Ölümün çekilerine katlandığı için, Ona şan ve şereften bir taç giydirildi.

6  Ellerinin yapıtları üzerine onu egemen kıldın, Her şeyi ayaklarının altına serdin; 7  Davarları, sığırları, Yabanıl hayvanları, 8  Gökteki kuşları, denizdeki balıkları, Denizde kıpırdaşan bütün canlıları. 

İnsanı yaratırken Rabb'in amacı neydi: dünyaya egemen olun, onu yenin, onu 'zaptedin'. Kaostan sıra yaratın. Hayvanları çalıştırın, toprağı işleyin, bu yeri size verdim. Faydsız, hiçbir şeye yaramayan bir yerden sıralı, düzenli, güzel bir yer yaratın.

Peki, insan onu yapabildi mi? Rabbin ona verdiği görevi yerine getirdi mi? Bir parça evet. Ama çok kısa bir zaman içinde Rabbin buyruğunu unuttu, dünya ve hayvanlara egemen olmayı brakıp birbirleriyle uğraşmaya başladılar.

Aden bahşesinden hemen sonra, Kayın ve Habil olayını okuyoruz... ilk katillik.

Aynı bölümde Melek hakkında okuyoruz: birden fazla karı alan birinci adam.

Bölüm 9'da Nuh sarhoş oluyor ve b. 10'da bütün insanlar Rabbin buyruğunu unutup Rabbe karşı birleşiyorlar, Babil kulesini yapıyorlar.

Yani, lafın kısası: Rabbin bize verdiği pozisyonu ve görevi unuttular. İnsan yüceliğini kaybetti.

İnrailer'in yazarı aynı ayeti aktarıyor ve sonra diyor ki...

İbr 2:8

Evet, her şeyi onun ayaklarının altına koydun." Madem Allah her şeyi onun altına koydu, demek kalmadı bir şey, onun altında olmasın. Ve gene de, şimdi henüz görmüyoruz ki, her şey onun altında olsun.

Rab gördü ki, insan düşük, asıl işini unuttu, Rabbe yücelik getireceğine, kendi kendine yücelik getiriyor.

Ama onu o halde brakmaya razı gelmedi, ona bir kurtarıcı gönderdi...

İbr 2:9

Ama İsa'yı görüyoruz: O, kısa bir zaman için, meleklerden aşağı kılındı, Allahın merhametine göre, herkes için ölümü tatsın diye. Ölümün çekilerine katlandığı için, Ona şan ve şereften bir taç giydirildi.

İsa yeryüzüne inmekle sadece bize kurtuluş getirmedi, insanın asıl pozisyonunu yeniden sağladı. İsa'ya bakarken insanın aslında nasıl olması gerektiğini görüyoruz.

Bazı müslüman sufi gruplarında mükemmel insan düşüncesi var: insan-i-kamil. Kendine disiplin uygulamakla o dereceye gelebilirmişin. Başkalarına göre Muhammed o insan-i-kamil imiş. Bu tabii ki, uanlıştır. Muhammed'in yüzlerce hatası ve günahları vardı.

"Ama İsayı görüyoruz" İnsan-i-kamil sadece odur. Ve onu nasıl yaptı: "O, kısa bir zaman için, meleklerden aşağı kılındı"

Madem insanlar "meleklerden aacık aşağı" değiller, ama düşmüşler, ben onların seviyesine ineyim, ben onları o durumdan kurtarayım.

"Herkes için ölümü tattı ve sonra "Ona şan ve şereften bir taç giydirildi".

Demek, burada İsa'nın işine bambaşka bir gözlükle bakıyoruz. Değil bizim günahlarımızı ödesin, ya da bize sonsuz yaşam sağlasın. İsa yen'den bizi ilk insanların şanlı pozisyonuna döndürdü. Şimdi gerçekten diyebiliriz ki: "Meleklerden biraz aşağıdayız"

Ve Mezmur ayet 2'de bu ruhsal zafer için de konuşuyor:

2  Çocukların, hatta emziktekilerin sesiyle Set çektin hasımlarına, Düşmanı, öç alanı yok etmek için. 

"set çektin" - "kale kurdun" - "övgüler buyurdun"

İlginç bir kontrast: Ayet birde Rabbin yüceliğini anlattıktan sonra, hemen düşmanlara gidiyor.

Ve çok farklı tercümeler var: hem askerlik için tercüme yapmak mümkündür: set çektin, kale kurdun ... hem de "övgüler buyurdun" mümkündür. Çok farklı bir şey. Ama var mıydı bir durum nerede hem övgü, hem de savaş bir araya geldi?

Evet, Eriha olayında:

Yeşu 6:20 

Halk bağırmaya başladı, kâhinler de borularını çaldılar. Boru sesini işiten halk daha yüksek sesle bağırdı. Kentin surları çöktü. Herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girdi. Böylece kenti ele geçirdiler. 

Mezmur 28:7-8

RAB benim gücüm, kalkanımdır, O'na yürekten güveniyor ve yardım görüyorum. Yüreğim coşuyor, Ezgilerimle O'na şükrediyorum. 8  RAB halkının gücüdür, Meshettiği* kralın zafer kalesidir. 

Peki, o bebekler kimdir?

Matta 11:25 

İsa bundan sonra şöyle dedi: "Baba, yerin ve göğün Rabbi! Bu gerçekleri bilge ve akıllı kişilerden gizleyip küçük çocuklara açtığın için sana şükrederim. 

Allahın halkı her zaman zayıf, okumamış ve güçsüz kişilerden oluşuyordu. Ve o yüzden bebeklere benzetiriliyor.

Ama İsa'nın hayatında da öyle bir olay oldu ne zaman İsa'nın kendisi Mezmur 8'i kullnadı:

Matta 21:15-16

Ama Allahevinin güdücüleri ve kanun muallimleri gördüler, İsa ne biçim şaşılacak işler yaptı ve nasıl kızanlar Allahevinin içinde "Hozanna Davudoğlu'na" diye bağırıyorlar. O vakıt kızmaya başladılar. 16 Ve İsa'ya dediler: "Sen duyuyor musun, bunlar ne bağırıyorlar?" Ama İsa onlara dedi: "Evet, duyuyorum... 'Kızanların ve emzikli bebeklerin ağzından Kendine övgü hazırladın.' Siz de bu ayeti hiç okumadınız mı?"

Ama burada sadece ayetin yarısını okudu, öbür yarısını braktı, İsrail halkının önderleri kendileri tamamlasınlar: "Övgü hazırladın... düşmanlarına karşı". Yani: "Bu kızanları şimdi susturmaya kalkıyorsunuz, o da Rabbin düşmanları olduğunuzu gösteriyor !!"

Son:

Evet, bu harika Mezmur'da hem Rabbi, hem de kendimizi doğru bir biçimde ölçmeyi öğrendik:

zaman ayıralım Rabbi övmek için: değil sadece aynı sözlerle, ama sakin olup Onun yarattığı şeylere hayran kalmakla.

Ve aynı anda kendimizi de doğru bir biçimde anlayalım: ben aslanda bir hiçim, kosmosun içinde bir toz kadar bile değilim. Ama gene de kosmosu yaratan Rab benimle ilgileniyor, benimle vakıt geçirmek istiyor. O beni orta pozisyonda yarattı.

Bu bilgi beni şımartmasın, ama Rabbi daha fazlşa övemek için sebep olsun.







6